Powered By Blogger

11 Eylül 2013 Çarşamba

serdar demirel - Erdoğan mezhepçi mi? ve mezhep çatışması yazısı

serdar demirel - Erdoğan mezhepçi mi?

08 Eylül 2013 Pazar 00:20
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Ortadoğu’da mezhepçi politikalar izlediğini söyleyenler var. Bu yönde planlı bir algı oluşturma çalışması gözlerden kaçmıyor. Bu iddiayı dillendirenler kim peki?

Eteklerinden mezhepçilik dökülen Irak diktatörü El Maliki gibi Şiî liderler, İran, Esed ve avanesi. Bir de Türkiye’deki kimi ulusalcı sol, liberal ve Şiî azınlık..

Önce sol ve liberallerle başlayalım ve soralım: Hangi mezhep acaba? Hanefilik mi? Şafilik, Hanbelilik, Malikilik mi? Yoksa Selefilik, Maturidilik veya Eşarilik mi? Hangisi?

Hayatında mezhepler arasındaki ihtilaf ve ittifak konularına, tarihî arkaplana, usûllerine, mezheplerin sosyolojik realitesine ve coğrafî dağılımına dair hiçbir kitap okumamış bu ulusalcı ve liberal taife ortaya sürdükleri iddianın künhüne vakıf değillerdir. Onların mezheplere dair müktesbatları buna elverişli değildir çünkü.

Onların yaptıkları hükümeti köşeye sıkıştıracakları argümanlar geliştirmekten ibarettir. Halkını katleden Nusayrî Esed’e hükümet karşı çıkıyor diye onlar destek veriyorlar. Hükümet Sünni de olsa darbeci olan Sisi’ye tavır alıyor diye yine onlar bu adama destek veriyorlar. İlkeli bir muhalefet yok ortada.

Ancak İran ve İran çizgisindeki Şiîlere gelince; “Türkiye mezhepçi politikalar izliyor” dediklerinde, bundan kastettikleri şey kuşkusuz “Sünnilik”tir.

Sünnilik, yani dünya Müslümanlarının yüzde 90’ını kuşatan ana yapı. Bir diğer ifade ile 1.4 milyar dünya Müslümanını içine alan İslâm tasavvuru. Bu yapının içine almadığı etnik yapı ve coğrafya yoktur. Türkiye’nin hem halkının hem de dünya Müslümanlarının kahir ekserisinin maslahatlarını gözetmesi mezhepçilik yaptığı manasına gelmez. Halkın iradesine sahip çıkmak ne zamandan beri mezhepçilik oluyor ki?

Biraz durup soluklanarak son on yıllık dış siyasete kısaca bakalım: Dünyayı karşısına alma pahasına İran’ın nükleer çalışmalarını koruyan, Hizbullah’ı İsrail’e karşı savaşında destekleyen, Nusayrî Esed’le halkını öldürmeden önce aile dostluğuna varacak kadar iyi ilişkiler geliştiren Başbakan Erdoğan ve arkadaşları değil miydi?

Ülke içinde de Alevi vatandaşlara karşı Cumhuriyet döneminde benzeri görülmemiş açılım politikaları üzerine çalışan, İstanbul Halkalı’da Caferilerin Aşure günü Kerbela matemine bizzat katılan Başbakan Erdoğan değil miydi? Ve bu da Cumhuriyet tarihinde bir ilkti.
Hiçbir Sünni müslüman elbette Sünniliği ehli bidat fırkalarla hakikat karşısında eşdeğer tutmaz. Aynen Şiîlerin yaptığı gibi. Ama bu diğerlerinin hayat hakkına, inandıklarını yaşama hürriyetine tecavüzü gerektirmez.

Ancak kimlerin, hangi devletin içte ve dışta mezhepçi politikalar izlediğini bilmek istiyorsanız İran’a bakın deriz.

Anayasasına Şiîliği bir üst kimlik olarak koymuş İran’a. Vasiyetinde Caferi olmakla –İslâm demiyor- gurur duyduğunu kayda geçen Ayetullah Humeyni’ye..

İran nüfusunun yüzde 15’e yakını Sünnidir. Sünni nüfus oranın siyaset, eğitim ve bürokrasideki karşılığı ise maalesef koca bir “ayıp”tır. Hükümette bir tek Sünni bakana bile izin verilmiyor.

Başkent Tahran’da 800 bin ile 1 milyon arasında Sünni yaşıyor. Gariptir bir tane dahi resmi Sünni câmisi bulunmuyor. Tahran’da, yani diğer adıyla tarihî Sünni şehir Rey’de. Bulunmuyor, çünkü kurulmasına izin verilmiyor. Oysa İran’daki Sünniler bu ülkenin aslî vatandaşları. Şiîlik İran’a girmeden önce de Sünniler burada yaşıyordu.

İran, Tahran’da Hıristiyanlara kilise, Yahudilere sinagog hakkı veriyor ama. Sünni coğrafyada da yayılmacı politikalar izlediği bir sır değildir. Bütün bunları yaparken İran mezhepçi politikalar izlemiyor, lâkin, az sayıdaki Şia vatandaşına her türlü hakkı sunan Türkiye ise mezhepçi politikalar izliyor, öyle mi?

Bu vatandaşlarımız İstanbul’un birçok semtinde küçük mescitleri bir tarafa bırakın büyük câmiler yapmışlar ve yapmaya da devam ediyorlar.

Velhâsıl, Erdoğan’a yöneltilen bu ithamların ciddi hiçbir dayanağı yok. Esed rejimi katliamlarına karşı çıkmak, bu katliamlara ful destek veren İran’ı eleştirmek mezhepçilik oluyorsa, ona da diyeceğim bir şey yok tabiî.

Mezhep çatışması

29 Ağustos 2013 Perşembe 00:25
İslâm coğrafyasının mezhep haritasını baz alarak İslâm içi mezhep savaşları çıkma ihtimali üzerine bana sürekli sorular soruluyor. “Böylesi bir iç savaş tehlikesi ne kadar gerçektir?” diye. Özellikle de Şiî-Sünni çatışması. Bu yazıda Şiî-Sünni çatışması üzerinde durmak istiyorum. 
Doğrusunu isterseniz böylesi bir tehlikeli fitnenin varlığı ortadadır. Ümmet adına çok tedirgin olduğumu söylemeliyim. Çünkü mezheplerin çıkar savaşlarını meşrulaştıran bir kaldıraç olarak kullanılması çok ağır sonuçlar doğurur. Belki de ümmet olarak 40-50 yıl bunun ağır sonuçlarının etkisiyle belimizi doğrultamayız. Yaş ve kuru beraber yanar.    
Zaman zaman bu meyanda İran’ı uyaran yazılar yazmamın sebebi mezhep savaşını körüklediğini hatırlatmak içindir. Elbette hiç kimse böyle bir şey yaptığını kabullenmez. Ama ortaya konan genel siyaset, başka ülkelerde çıkan iç çatışmalarda Şiîleri koruyup kollamak, Sünni çoğunluğu katledenlere arka çıkmak ve Suriye’de olduğu gibi bilfiil taraf olmak sonuç olarak mezhep savaşını tahrik etmektedir.
90’lı yıllarda, Pakistan’da iken bazı Şiî-Sünnî cemaatler arasında fiilen yaşanan çatışmalara tanıklık etmiş ve ürkmüştüm. Taraflar birbirlerinin camilerine saldıracak kadar işi ileriye götürmüşlerdi. Cuma namazı kılan insanların üzerlerine bombalar atılıyordu meselâ.
Bu çatışmalar sonra daha şiddetli şekilde Irak’ta yaşandı. Şehirler ve mahalleler bölündü. Yetmedi kabileler ve aileler bölündü. Daha önceden yapılmış Şiî-Sünni evlilikler son buldu. Bütün bu çılgınlıkların daha fazla yayılmaması için dua ediyor, siyasilerin ve kanaat önderlerinin bu meyanda müsbet rol almasını bekliyorduk.
Ama Suriye’de İran ve Hizbullah’ın aldığı pozisyon fitne ateşine su dökmeye çalışan kanaat önderlerini açığa düşürdü. Hâlâ da öyle. Her zaman mezhepler arası diyaloğa davet etmiş ve bu konuda öncü rol oynamış Yusuf el-Karadavî, İran’ın Suriye’de Sünnilere karşı yaptıklarından dolayı geçmişte oynadığı bu rol sebebiyle pişman olduğunu, İran tarafından kandırıldığını söylemiştir.
Bu duyguları paylaşan birçok alim var. Yıllarca İran’ı ve Hizbullah’ı destekledi bunlar. Suud uleması ve kanaat önderlerinin İran karşıtı propagandalarına prim vermediler. Şimdilerde bunların tümü pişman.
Tarihte mezhepler arasında zaman zaman gerilimlerin çıktığı ve bunun da dinî, tarihî ve sosyolojik bazı iç dinamiklere mebnî olduğu biliniyor. Ama bugün zorlanan mezhep savaşı iç sebeplere dayandığı kadar dış mihraklıdır da. Dış mihraklar planlarını ortadaki siyasi ve ictimaî ihtilaflara, mezhebî ve tarihî gerilim hatlarına binâen kurgulamaktadırlar. Eğer bu arka plan olmasaydı onların bir mezhep çatışmasının temellerini atması pek mümkün olmazdı.
Benim çılgınlık olarak gördüğüm şey ise, İran’ın bu tarz mezhep savaşının ateşini düşürecek hamleler yapmak yerine aksine ateşe körükle gitmesidir. Şiîlikle mecz ettiği ulus devlet çıkarlarını bölgeye deli gömlek olarak giydirmesidir. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dillendirdiği hayâl kırıklığı da bu zeminde meydana gelmektedir.
Hâlbuki İran, Ruhani’nin seçilmesini bir fırsat bilip Suriye’deki çılgın duruşunu değiştirebilir, Esed’siz bir Suriye formülü üzerinde bölge ülkeleriyle anlaşabilirdi. Esed’i kırmızı çizgi ilan ederek onun katliamlarını savunmak aslında Batı’ya davetiye çıkarmaktan başka manaya gelmemiştir.

Hiç yorum yok: