Powered By Blogger

14 Eylül 2013 Cumartesi

BİR ESKİ ZAMAN VELİSİ

BİR ESKİ ZAMAN VELİSİ


Anlatacağım kişi Erzurum'un Köprüköy ilçesi Soğuksu köyünde yani köyümde yaşamış.

Çocukları kendisini nasıl tarif eder bilemem. Kızlarından oğullarından bir çok torunu vardı. Köyü en son gördüğümde kanıksadığımız o kişilik bir çok kişinin saygısını kazanmıştı. Sempatikliği, saflığı, güçlü kuvvetliliğini en belirgin vasıfları olarak hatırlarım.

Yaşının hayli ilerlediği dönemde çocukluğumuzla kendisine eşlik ettiğimiz bu zat-ı muhteremin ömür serencamında kim bilir neler vardı? Avnik Çayı'nın kenarında tarlasında evlekler arasında gezişi, boy vermiş patates yeşilliğinin her gün sola sola son bahar hasadına mı ondan çalınan günlere mi şahitlik etmiş, bilemedik. Bildiğim bir şey daha vardı; yol kenarında kuru daları dahi dökülmüş kabukları sökülmüş ağacın gövdesine can siperane sahip çıkması hep alay konusu olmuştu. Onun çuhadan torbalarla ağacı sarıp sarmalaması; ne ağacı çürümekten ne de kendisini alay konusu olmaktan kurtarmıştı. Bu dedemizin bir özelliği de peygamber sünnetini fiiliyata dökmesiydi. Yola düşmüş taşları eliyle olmasa ayağıyla yol kenarına atması hassasiyet dercesinde idi. Büyük numaralı ayakkabları mes lastik ile daha da büyürdü ve yoldaki taşları nasıl kenara savurduğunu iğneleyici bir şekilde anlatırlardı. O farkında mıydı? Hem evet hem hayır. Bakan gözlere pazarlıksız tebessümleri her daim olurdu.

Bir olay var ki anlatmadan geçmeyeceğim. kaşığına atlayan çekirgeyi hiç sakınmadan ağzına atmış ve yemişti. tanıdıklarım her çekrige gördüklerinde bunu gülerek anlatırlardı. Olay şöyle gelişmiş tarlada kuşluk vaktinde bir çekirge nerden çıkmışsa onun kaşığına sıçramış. O çekirgeyi kaşığından atmış ikinci kaşıkta yine üçüncü kaşıkta yine. artık sabrı da tükenmiş öyle ya o her seferinde kaşığı ağzına götürdüğünde  sabah vakti otlar arasında sıçramakta ve kaşığına düşmekte ısrarlı çekirge. Sonuncusunda çekirgeyi yemeye karar veriyor. Üçüncü atlayışında çekirgeyi yere atmıyor. Kendisini izleyenlerin muzip bakışları altında çekirgeye  "elini ayağını topla" demiş ve kaşıkla birlikte ağzına götürmüş. Bu olayı her anlattıklarında  hem gülmüş hem de nasibinde çekirge yemek de varmış, diyerek geçiştirmiştik.

Dedenin delirmiş bir kızı vardı. Her seferinde dağlara kaçar, zaptı bazen mümkün de olmazdı. El için eğlence konusu olan bu halin derdini yaşlı anne ve babasına kalmıştı. Bir ızdırabı da buydu. Fakirlik ve dert herkese musallat olmuşsa da onun kadar değildir, sanırım. Bu iki sıfat dedenin yakın dostuydular, adeta. Bu hal onda hissedilir bir mahçubiyet, fakat vakarlı hal sağlamıştı. Sofrası zahidlerin sofrası gibi her şeyden az, fakat ağız tadının hep his edildiği bir sofraydı. Onun sofrasında  adeta orada en bol olanın onun tevekkül buutlu geniş gönlü olduğu hissiydi.

Dede hacca da gitmişti. Haccın ve vakarın timsali olan sakalı köyümüzde her sakallı gördüğün hem dededir hem de hacıdır, hissini bizde uyandırmıştı. O günlerini hatırlamamakla beraber onu hep sakallı görmüş ve hacı olduğunu söylediklerinde ise kendimce "zaten sakalı var başka nasıl olacaktı ki?" demişimdir. Olgunluğu, temkinli yürüyüşü onun hacılık sıfatını hakettiğini her kese onaylatırdı. Düşünün yıllar geçmiş ve bende düşünce şudur; sakalı olanı hacıdır, olgun kişidir değrlendirmesi var.

Kardeşi de kendisi gibi olgun kişilikte biriydi.Kardeşi ölmeden önce boğaz kanserine yakalanmıştı. Denildiğine göre hamsi balığı tava yapılmış, sofraya getirilmiş. Kardeşi de bir kaç tane de ben yesem diyerek besmele ile başlamış yemeye. Olacak bu ya o yerken boğazına bir kılçık saplanmıştı. Haksırmalar  öksürmeler, serin sulu bardaklar kılçığı mideye indirmeye çare olamamış. Doktora gitme tek çale kalmış, ama gidiş geciktiğinden.. bu ani kaza kansere dönüşmüş.

Hatırladığım kadarıyla bu halden hem kendisi hem de hacı dede kardeşi çok muzdaripti ve sesi de kısılmıştı. Kardeşi bir yıla yakın bu dertle hemdem olduktan sonra rahmetli oldu. Kardeşinin de sevilen kişiliği nedeniyle hem hastalığında hem de ölümünde sadece o değil herkes üzülmüştü. Hacı dede kardeşinin öldüğü gün, mezara defn edildiği an bir başka şahsiyet olmuş. Ben o gün köyde değildim. Dolayısıyla duygularına şahitlik edemedim. Ama anlatırlar ki, o kardeşinin kabre indirilmesinden sonra tahta mahfazalar üzerine yığılan toprağı kendi eliyle sabırla şefkatle düzeltmiş, adeta kardeşinin başını okşar gibi bunu da dakikalarca sürdürmüş. Sakalına o anda gözyaşları mı hüzün mü süzüldü? Toprağı ıslatan gözden düşen damlalar mıydı? Bilemem, çünkü görmedim. Hali gözlemleyen her kesin anlattığı bu tesir uzun bir süre anlatıldı, bunu biliyorum. Nasıl olmasın ki bir kardeşi kaç yaşında olursa olsun uğurlamanın hüznü onu da yakalamış ve elleri arasında toprağın kara bağrına bir ömür akıtmıştı, o an..

Dedenin Kuran okumasının hazin sesine şahitliğim hayalden öteye gitmez. Ama namazlarını hep camiide imam arkasında saf tutarak kıldığı, bunun da dikkatimden kaçmadığı yıllar sonra bile olsa hatırlarım. Cemaate sevabını düşünerek mi yoksa ibadetin sonsuz susuzluğu mu onu her daim camiye sürüklerdi? Onu da bilmek irfan kişilik sahibi olma iddiası olur ki, o bende yok zaten. Şimdilerde ise düşüncem onun da farkında olamadığı salih kişiliği olduğu ve belki de Veli bir zat olmasıdır.

Hazır dede'den söz etmişken köyümüüzn o döneme kadar göremediği bir imamı vardı. Adı Nevzat hocaydı. Hoca köyün şeklini değiştirdi desem yeridir. Genç yaşında herkesin saygısını kazanması ve bunu hiç falsosuz sürdürmesi, celadeti, samimi kişiliği büyük küçük herkesin kalbinde yerini hazırlamıştı. Köyümüzde ilkkez lise, üniversite öğrencileri bu imamın o köyümüze gelmeden önce köyden hiç okuyanın olmadığı da bir gerçekti. Onun ısrarıyla ilk okuyanlar okulun yolunu tuttu. Savcı İzzetin Namal onun ısrar taleplerinin eseridir. hakeza

Benim de kirvem olan Nevzat hocayı çok severdi. Hani o da da onu severdi ya neyse. Sabah namazlarında Nevzat hocanın o içten gelen yanık sesli selalarından sonra makamında okuduğu sabah ezanı takip ederdi. Hoca burada kalmazdı elbet.. Sela, ezan onu takip eden ilahiler senfonisi anlatılmaz haz bırakmıştır hafızalarda.

Biz çocukluğumuzda o sesi hoparlörden duyar duymaz kalkar yatağımıza oturur dinlerdik.  Hele o uzun kış günlerinde dingin vücudumuzu yatağa ne bağlayabilrdi ki? Tek yaptığımız kış soğuğundan yorganla sakınarak bu tatlı senfoniye kendimizi kaptırmaktı. Onu da yapardık zaten. Bazılarımızın çok bazılarımızın ise az nasiplendiği bu sabah senfonisi babam gibi belirgin yaşta kişileri ise tarifsiz duygular içinde abdest alarak cami yolunu tutması demekti. Abdestler -bulabilirlerse- sıcak suyla değilse ürperten buz misali soğuk suyla alınır ve ibrik bir kenara bırakılır cami yoluna koyulurlardı. Onların o hallerini ne onlar ne de biz o dönemde bir ölçüye vururduk. Kulluk ücret alma için değil vazife, aşk olarak yapılırmış, meğer. Hayali sinemamda onları hep öyle izler, izler duygu dolu bakışlar arasında ulaştığım hüküm bu olmuştur. Hani ukbaya açık gözlü hocaların kıratında cemaatleri olmuş, işte o hal.

Her daim cemaat içinde yer alanların bazen gecikmesi bazen erken gelmesi de olurmuş. Yazımızın kahramanı hacı dede ise çoğunlukla erkenciymiş. Bu amcamız bir sabah yine erken kalkmış ve alel acele abdest alarak cami yoluna düşmüş. Köstekli saatini sabahın alaca karanlığında okuması zaten zor olduğundan  camiye erken gittiğinin farkında olamamış.

Camiye yaklaştığında caminin içinde gelen cemaat sesleri onu geç kaldığı zehabına kaptırmış. Daha da bir hızlanmış. Alel acele bahçe kapısını geçmiş, avluya vardığında sesler daha da belirgin olmuş. Coşkunun fazlalığı ona hızla cami kapısını açtırır. Kapıyı açmasıyla  birlikte de şoka girmesi bir olur.

Bakar ki, caminin içini belirgin bir nurlu aydınlık kaplamış, bir kaç safı bulan cemaat sabah namazını kılmaktadır. Hepsi beyazlar giyinmiş önde hazin sesli imamın arkasında el bağlamış bu cemaatin kimler olduğunu merak eder. Mesela, safların arasında tanıdığı bir kimseyi gözleri arar. Ama bulamaz. Anlar ki ervah-ı tayibenin ibadetine denk gelmiştir. Tabi o ervah-ı tayibbe demezde veliler şehitler der. Gerçi aynı kişiler olurlar. Neyse amcanın seyrine doyamayacağı manzarayı izlemesine izin varmış, demek. Şoku da atlatmış ve kapınn pervazlarına yaslanarak onları izlemeye koyulmuş. Doyumsuz seyir buna derler.

Kendi anlatımıyla bu hal ne kadar devam etmiş O farkında değilmiş. Hani bast-ı zaman tayyi mekan hali derler ya öyle birşey olabilir. Bu lahuti hal bir süre sonra aniden telaşla bittiğinde ise çok üzülmüş. Artık ona namazdan sonra gelen cemaate bunu anlatmak kalmış.

Dedenin anlattığına göre camiye evi yakın Yahya amca yolda gelirken öksürük sesleri çıkarmış. Bu sesleri de hacı amcamız duyduğu gibi nurani cemaat de duymuş ve yine onun gözlemlerine göre, bu nuranilerin her birisi alel acele sağa sola kaçışarak kayb olmuş. Yahya amca cami içine geldiğinde ise zaten cami eski halini almış. Alaca karanlık, halıları, duvarlarında gölgesi düşmüş kabe, mescid-i nebevi  tabloları, mihrap, minber ve hacı amcamız. Az sonra ise, diğer cemaat müdavimleri de gelmiş zaten.

Namazdan sonra hacı amcanın bu şok hali her kesin dikkatini çekmiş. Sormuşlar da mı anlatmış, yoksa kendisi mi sırrı tutamamış ve anlatmış. Bildiğimiz o anlatmış onlar da dinlemiş. İyi ki de anlatmış. Yoksa nerden bilecektik? Gerçi bizim oralar - bizim köy de- savaşların eksik olmadığı toprağın bağrına çokça şehitlerin düştüğü topraklardır. Onlar da zaten ölü değil şehit, salih veli olurlar.

Babam eve kuşluk geldiğinde vaktiydi. O her sabah camiden doğru hayvanların bulunduğu ahıra oradan eve gelirdi. Her daim eve gelip de bir şey anlattığında biricik dinleyicisi annem ve kulak misafiri de ben  olurdum. Bu olayı da o anlatmıştı ve ben hiç unutmadım. Ben de zaman zaman anlattım. Bir çok kere de gıyabında anlattım. Dinlediğimde yaşım ilkokul çağlarında; 1, bilemedin 2 dir. Şimdi 41 yaşındayım.

Burada biten hikayenin kahramanına gelince o HACI AĞADEDE dir. Adı da kütükte böyle miydi? Benim için değişmez ismi HACI AĞADEDE idi.

Bir fatiha bana da dua. haydi kalın sağlıcakla

1 yorum:

suat güven dedi ki...

yorum da yaz