Powered By Blogger

28 Eylül 2013 Cumartesi

‘CEMAAT CAMİDE’ DİYEN DE ‘CAMİA’YA ‘CEMAAT’ DİYEN DE NASIL BİR SENDROM İÇİNDEDİR?


‘CEMAAT CAMİDE’ DİYEN DE ‘CAMİA’YA ‘CEMAAT’ DİYEN DE NASIL BİR SENDROM İÇİNDEDİR? – ÖNDER AYTAÇ


‘CEMAAT CAMİDE’ DİYEN DE ‘CAMİA’YA ‘CEMAAT’ DİYEN DE NASIL BİR SENDROM İÇİNDEDİR?
17.NİSAN.2013

ÖNDER AYTAÇ
Vakti olmayanlar ve yazdıklarımızı sonuna kadar okuyamayacaklar için, makalenin bitişinde söylememiz gerekenleri biz en baştan söyleyelim. Şöyle ki;
GİRİŞ
1. İshak Alaton’dan Üzeyir Garih’e, Can Paker’den Mustafa Koç’a, Murat Ülker’den Allah rahmet eylesin Vatikan Temsilcisi Moroviç’e kadar pek çok insan tarafından hüsnü kabul gösterilen ve 170 ülkede faaliyet içinde bulunan bu hareket bir cemaat nitelendirilmesine sıkıştırılamayacak kadar büyüktür ve artık kelimenin tam anlamıyla da bir camiadır…
2. Bu bağlamda BBP’de, MHP’de, Nakşiler’de, Süleyman Efendi’nin talebeleri de, Osman Nuri Topbaş Hocam’ın yapılanması da ve hatta’ milli görüş’ hareketleri de bir anlamda ‘cemaat’ hareketleridir. Ama hala toplumun bütün farklı kesimlerince kabul görmüş olan ‘camia’ olamamışlardır. Fakat umudumuz o dur ki inşallah ileride olurlar…
3. Son milletvekilleri seçimine kadar AKP’de cemaat gibi hareket eden ve Türkiye’nin partisi ol(a)mayan bir yapı içindeydi. Ancak son seçimler ile –biraz da alternatifsizliğinin verdiği şımarıklıkla- camia olmaya doğru yöneldi. Ancak daha önceden oy bağlamında camia olmaya doğru adım atan ve sonrasında da çok ciddi hezimet yaşayan; AP, DYP ve ANAP örneklemeleri de sanki akıllardan asla çıkarılmamalıdır.
 

4. Her kim ki Gülen hareketini hala ‘cemaat’ kavramının içine sıkıştırmaya / hapsetmeye çalışmakta, bilin ki bunu yapanlar kendisini –bu Sn. Başbakan bile olsa- cemaat lideri gibi görme sendromu içinde olan talihsiz kişilerdir. Bu bağlamda Sn. Başbakan’ın ağzını doldurarak ‘cemaat camide’ söylemi de es geçilmemesi gereken önemli bir noktadır. Evet ‘cemaat camidedir’, camia ise nerede ise artık her yerdedir. Ve hatta o kadar her yerdedir ki AKP iktidarı bugün muktedir olabilmişse, bunu camianın kadrolarının kendilerine kayıtsız şartsız hizmet etmiş olmalarına borçludur. Aksi halde kolaylıkla 2. Erbakan Hadisesi ya da 2. 28 Şubat Post-Modern Darbesi süreci yaşanıyor olabilirdi de denilebilir…
5. Kanımızca ak(ıl)lı olan, onlara karşı cephe almak yerine, onlarla birlikte hareket etmek ve ‘kazan-kazan-kazandır’ yaklaşımı ile yola devam etmek şeklinde adımlar atmalıdır.
6. Son olarak Fethullah Gülen ile özdeşleştirilen camianın başkaları gibi asla ve asla dünyaya yönelik bir talepleri olmamakta, yapılan iş peygamber mesleği olarak görüldüğü için, onun yerini tutacak hiçbir görevin –belediye başkanlığı, milletvekilliği, bakanlık, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı bile olsa- olmadığına  ve onun yerini tutacağına inanılmamaktadır. Bir diğer anlatımla, partililerin düşündüğü kendi karlılık oranında bir azalma olacağı düşüncesi, camianın asla düşünmediği ve tenezzül bile etmeyeceği bir olgudur.

Yukarıdaki değerlendirmelerimizden sonra Hürriyet’ten Hadi Uluengin’in ve Zaman’dan Ekrem Dumanlı’nın yazdıkları bağlamında ‘camia’ ve ‘cemaat’ bilgilendirmelerine göz gezdirmekte yarar vardır.
 
HADİ ULUENGİN
‘…PENNSYLVANIA’daki kanaat önderinin manevi ve fikri kişiliği etrafında birleşen geniş kitleler acaba genelde dil pelesengi edildiği gibi “cemaat” özelliği mi yansıtıyorlar? Yoksa aksine, “camia” kelimesini kullanmak daha mı uygun düşüyor?
Ben bu sonuncu tanımın doğru olduğuna inanıyorum…’ diyen Hadi Uluengin 2 farklı yazısının devamında da özetle;
1. …“Cemaat” sözcüğüyle önce zamanda ve mekânda belirli bir sınır çiziyoruz. Sonra kuralların var olduğunu çağrıştırıyoruz. Nihayetinde de sayıyı ve halkayı nispeten daraltıyoruz…’
2. …Zaten illâ uhrevi anlam ifade etmeyen “camia” sözcüğü “cemaat” kelimesine oranla hem sayıda çoğulluk, hem de yelpazede çoğulculuk içerir…’
3. ‘…Fethullah Gülen Hocaefendi’nin manevi önderliğini yine manen benimsemek; hatta belki yalnız barıştırıcı ve uzlaştırıcı söylemine sempati duymak olan geniş kitleler de bugün artık “cemaat” olarak adlandırılamaz.
Hem artı ve eksileri, hem de erdem ve zaaflarıyla bütün sosyal ve organik özelliklerini yansıttığı içindir ki, Gülen hareketi şimdi ancak geniş bir “camia” kelimesiyle tanımlanabilir…’
4. …‘camia’, mensuplarını tek bir ortak paydada birleştiren; fakat onun dışında, grup üyelerinin homojen bütünlükten ziyade heterojen farklılıklar sergilediği geniş ve esnek bir yapıdır…’ demektedir.
 
EKREM DUMANLI
Ekrem Dumanlı da yazdığı makalesinde Hadi Uluengin’in yaklaşımına benzer bir söylem ile başlamakta ve; ‘…Fethullah Gülen Hocaefendi’den ilham alarak hizmet eden, o hizmetlere fiilen ya da ruhen destek verenlere cemaat demek büyük haksızlık. Hem o geniş kitleyi daraltıyor hem de toplumun bütün katmanlarında var olan vicdanî oluşumu görmezden geliyor. Bahsi geçen topluluğa “cemaat” demek yanlış. Olsa olsa “camia” demek gerekiyor…’ haklı değerlendirmesinde bulunmakta ve devamında da ‘camia’ ile ‘cemaat’ arasındaki farklılaşmayı da maddeler halinde şöyle ifade etmektedir;
1. Gönüllüler hareketi, dar bir kitle ya da dışa kapalı bir zümre değildir. Toplumun ta kendisidir. Ne yazık ki insanlara “cemaat” diyerek onları marjinalize etmek isteyenler çoğunlukla dar bir zümredir ve “cemaat” nitelemesi onlara daha çok yakışmaktadır. Camia, toplumun genelinde hüsnü kabul gören yapıdır. Bu nedenle her siyasî gruptan, her sosyal zümreden destekçisi bulunmaktadır. Yeryüzünün bütün kültürleriyle diyalog haline geçmiş, sahip olduğu insanî değerlerle her kesimin gönlünde sempati uyandırmış bir kitle, dar manasıyla “cemaat” değil, kuşatıcı ve kucaklayıcı yapısıyla bir “camia”dır ve onun merkez üssü ma’şeri vicdandır. O vicdana kulak vermeyenler, “cemaatin gücü”nü Kaf Dağı’nın eteklerinde arıyorlar. Nafile bir arayış o.
2. Cemaat diye bahsedilen kitlenin içinde Türkiye’nin her kesiminden, en eğitimli insanları da bulunmaktadır. Doktor, mühendis, asker, gazeteci, öğretmen, esnaf, savcı, emniyetçi, iş adamları… Her meslek grubundan insanın “hizmet”e değer vermesi, ona belli bir oranda sahip çıkması onları “cemaat üyesi” yapmaz. İnsanların mesleklerini icra ederken verdiği kararlar ile ne “cemaat”in ilgisi vardır ne camianın. Emir-komuta zincirine bağlı olmayan bu topluluğun paylaşım alanı engin bir ufku, zengin bir çalışma sahasını işaretlemektedir. Bu sivil yapıya ne zorla üye olunur; ne de istifa dilekçesiyle yollar ayrılır. Gönül bağına çizilecek bir hudut daha keşfedilmedi; hiçbir zaman keşfedilemeyecek.
3. Camia’nın kapısı herkese açıktır. Hatta camianın aktif destekçileri onlarca yıldır anlamsız bir şekilde düşmanlık yapanlarla bile diyaloğa girmekten çekinmez. Diyaloğu oportünist bir yaklaşımla çıkar gözeterek yapmaz. Samimidir. İnsanların makul eleştirilerinin olabileceğini ta baştan kabul etmiştir. Hatta bir kısım yanlış anlamalardan bizzat kendilerinin sorumlu olabileceğini de düşünür. Yapılan tenkitleri ortak akıl vasıtasıyla değerlendirir, aynaya bakmaktan korkmaz ve her şeye rağmen hiçbir ferde ya da gruba karşı iletişim yollarını tıkamaz. Siz gönlü bu kadar geniş, tahammül gücü bu kadar derin bir topluluğa “cemaat” deyip marjinal bir grup muamelesi yaparsanız camia sizi inandırıcı bulmaz.
4. Camia, her siyasî eğilime saygıyla bakar. Onun savunduğu ilkeler ‘daha çok demokrasi’, ‘daha çok özgürlük’, ‘daha çok şeffaflık’tır. Sivil toplum şuuru ile anti demokratik bütün oluşumlara karşı onurlu bir duruş sergiler. Bu çerçeve camiayı bazen bir partiye yakın gösterirken bir diğerinden de uzaklaştırır. Bu, mutlak bir angajman değil; temel hak ve özgürlükleri garanti altına alan ufuk birliğinin tabii bir sonucudur. Yakınlaşma ve uzaklaşma sürecinde bile blok halde bir yapıya eklemlenme söz konusu olamaz. Tam da bu nedenle her siyasî partiden (miktarı değişken de olsa) sempatizanı vardır ve olmalıdır da.
 
5. Camia’nın hizmet felsefesi “müspet hareket etmek” üzerine kuruludur. Asla hiçbir kimse için kötülük beslemez, intikam duygusu taşımaz. Hukuka saygılıdır, demokrasinin en güçlü destekçisidir. Kırıp dökmek, acıtıp incitmek, kendisine karşı yapılanlara misliyle cevap vermek gibi bir üslubu ve yaklaşımı yoktur. Onun muhalefet anlayışı Soğuk Savaş döneminden kalma yıkıcı, bölücü, ayrıştırıcı, incitici karşıtlık üzerine kurulu değildir. “Şöyle yapılsa daha iyi olur”, “Şu şekilde hareket edilse daha isabetli hareket edilmiş olur” gibi yol gösterici üslup nedeniyle her kesimden saygıyı hak eder; çünkü hakperestlik ve kadirşinaslık öyle gerektirir.
6. Camia, toplumsal değişim ve dönüşümün vicdanıdır. Tam da bu sebeple sosyal yönelişlerin paralelinde yer almıştır hep. Statükonun ondan rahatsız olmasının sebebi, değişim ve dönüşümün yanında yer almasındandır. Ancak değişim süreçlerinin ‘fitne’ ve ‘anarşi’den sakınarak yapılması gerektiğine inanır. Ne pahasına olursa olsun kurulu düzeni temelden sarsma yerine; tabii bir değişimi ve makul bir dönüşümü arzu eder. O sürece etki eden her çevreyle medenî ilişki içindedir; ancak ibrenin daima daha katılımcı ve demokratik bir hedefi işaretlemesi gerektiğini asla unutmaz. Bu nedenle aynı ufka odaklanmış farklı kesimlerden çok sayıda dost, arkadaş, sempatizan kazanır. O geniş dairenin karşıtlık üretmesine bile izin vermemek için sosyal barışın altını her fırsatta çizer.
7. Camiayı bugünlere taşıyan evrensel değerler olduğu kadar; o maksat uğruna gösterdiği hasbîlik, fedakârlık, diğergamlık ve adanmışlık duygusudur. Hizmet ehli hiçbir dünyevî beklenti içine giremez. On binlerce kilometre uzaklıktaki bir ülkeye hizmet için gidenler de; en vitrin görevleri ifa edenler de ev sahibi, mal mülk sahibi olmayı hedeflemez. Servet düşmanı değildirler; o yüzden de hizmetler çok sayıda işadamı ve esnafın gönlüne taht kurmuştur. Bu duruma rağmen bu kitlenin paradan puldan, şandan şöhretten, makamdan mansıptan uzak yaşaması, ma’şeri vicdanda yankılandığı için değişik kesimlerin kalbinde dalga dalga iz bırakmaktadır. “Kendisi için yaşayan başkası için yaşayamaz” düşüncesinin oluşturduğu samimi atmosfer binlerce defa test edilmiş; tek işi hizmet olan gönüllüler bu çetin sınavdan alnının akıyla çıkmıştır.
8. Camianın geniş kitleler tarafından bu kadar takdir edilmesinin bir sebebi de hem öncü fertlerin hem de kurumsal yapılarının istiğna esasına dayanması ve tam bağımsızlığı adeta kıskançlık seviyesinde korumasıdır. Bağımsızlığın bedeli ağır olur çoğu zaman. Sosyal hayatta geniş yansımaları olan bir camiayı kendisine tam teslim görmek isteyen vesayetçi güçler (bu çoğu kez uluslararası arenaya da yansır) camianın bağımsız ve müstağni durumundan hoşnut olmaz. Hatta rahatsız bile olurlar. Oysa camianın herhangi bir yere dayanması sadece kendi bağımsızlığını zedelemez; aynı zamanda dayanak noktası dışındaki sempati dairesini parçalar. Camia buna geçit vermediği için camia olarak kalır. Bu durumdan rahatsızlık duyanlar birbirine zıt, birbirini tekzip eden yakıştırmalarda bulunur. Ne var ki o tip suçlamalar toplum vicdanına çarpar ve anlamsız hale gelir.
9. Doğrudur; “cemaat” çoğu kez “tek tip” insan yetiştirebilir; ancak camianın böyle bir lüksü yoktur. Zaten bu kadar eğitimli ve yaygın bir kitlenin “tek tip insan” olmayı kabullenmesi mümkün değildir. Camia içinde her tip adam bulunur. Birbirine zıt insanların (ve kitlelerin) bir camia ile az-çok temas halinde olması, o camianın geniş bir gök kubbe altında gayret sarf etmesi nedeniyledir. O kucaklayıcı tavır olmasa, bu kadar değişik sosyal yapı ve siyasi oluşum kendine bu camiada bir yer bulamaz.
10. Camia, şartlar ne kadar zor olursa olsun, asla şiddete sıcak bakmaz. Onun gücü gönüllere hitap etmesi, en amansız düşmanlık yapanlara bile kötülükle mukabele etmemesidir. Kara propaganda ve komplo teorileriyle bu gerçekliği aşmaya çalışanlar tek bir somut delil getirememiş, sadece uç iddialarda bulunmuşlardır. Camia, barışçı ve sivil mahiyeti ile gönüllere hitap eder. Herkesin konumuna saygı gösterir; kendi duruşunu olağanüstü şartlarda bile bozmaz. “İncinsen de incitme” esasına bağlı bu kitle, çok zulme maruz kalırsa (ki belli dönemlerde böyle acılar yaşanmıştır) meseleyi Allah’a havale eder. Vicdan sahibi herkesin göklerin kapısını zorlayacak o durumdan çok sakınması gerekir… Çatışmacı kültürden bu kadar uzak, farklılıklara bu kadar saygılı, sosyal barışa bu kadar tutkun bir kitlenin toplumdan kopuk ve marjinal bir yapı gibi sunulması kasıtlı bir davranış değilse yetersiz bilginin bir sonucudur.
11. Camia, bir değerler manzumesine gönülden sevdalıdır. Güncel olayların paletleri altında ezilmektense; çağıyla hesaplaşmayı tercih eder. Bu tercih ortaya konurken tahlil ve terkip yolunu seçer. Mevlânâ metoduyla pergelin bir ucunu öz kaynaklarında sabit tutar; diğeriyle yeryüzünü dolaşır. Yani bir yönüyle yerel, diğer yönüyle evrenseldir. Kendi değerlerinden taviz vermeyen yapılar bazen kendi kutsalını dar bir çerçevede yorumlayabilir. Hal böyle olunca o topluluk hem sosyal yelpazenin çok küçük bir bölümüne hitap eder; hem de o kutsalları yaşatma ideali daha marjinal ve sert bir söyleme dönüşebilir. Oysa bahsi geçen camia, hem kendi kutsalını yaşamayı hem de başkalarının kutsallarına saygı duymayı (sadece hamasî söylemlerle değil) hayatın kendi pratiğinde ispat ediyor. Bu haliyle hem kendini marjinalize etmiyor hem de kendini karşıt görenlerin izolasyon politikasına boyun eğmiyor.
Ekrem Dumanlı da yazdıkları ile net bir çizgide Fethullah Gülen hareketinin ilk çıkış noktasında bir cemaat yapılanması şeklinde / biçiminde olsa bile, daha sonraki gelişme aşamalarında ve globalleşmesi ile doğru orantılı olarak dünyaya açılan statüsü ile camia şekline dönüştüğünü açık ve seçik bir biçimde ifade etmektedir.

SONUÇ
Sanıyorum ki;
1. Sn. Başbakan da milli görüş çizgisinin cemaat yapısı içinde kalmayıp camiaya dönüştüğünü, artık camia olan Gülen hareketine bakışı ve onlarla olan ilişkisi bağlamında belirleyecektir.
2. Eğer Sn. Erdoğan, bir başbakan ve devlet adamı gibi hareket etmez ve kucaklayıcı bir tavır sergilemezse ve adeta ‘küçük olsun ama tek benim olsun’ tavrını taşıyan cemaat liderleri gibi davranırsa, camiaya kısmen sıkıntı verse de, siyasi arenadaki mezarlıkta, AKP’nin de kabrinin yerini –aynı AP, DYP, ANAP gibi- şimdiden belirleyecektir.
3. Eminim ki Sn. Başbakan Hadi Uluengin’e ve Ekrem Dumanlı’ya yukarıda sözünü ettiğimiz makaleleri yazdıkları için çok kızmış ve hatta onları da -pek çok gazeteciye yaptığı gibi- gazetelerinden attırıp kendi adamlarını onların yerlerine koymak için bile çok uğraş(ma)mıştır.
4. Benim her konudaki fikrime çok değer veren ve yazdıklarımı satır satır okuyan Sn. Başbakan, ‘camia’ ve ‘cemaat’ bağlamında ne düşündüğümü bilmek istiyorsa, makalenin girişindeki ilk 6 maddeyi okusa yeter…
Selam ve saygılarımızla efendim!..
Twitter: @onderaytac

19 Eylül 2013 Perşembe

BİR TORUN BABAANNESİNİ ANLATIRSA



BİR TORUN BABAANNESİNİ ANLATIRSA

LALİZER  HANIM

Köyde bulunduğumuz kısa dönem içinde  babamla ilgili  gözlemim şu oldu babam yetim çocukları çok severdi. Onlara daha bir itinalıydı. Akrabası olsun olmasın tavrı buydu. diğer bir çok güzel özelliği bir tarafa bu her zaman dikkatimi çekerdi.  Gerçi babam da yetim büyümüştü, tıpkı diğer amcamlarım gibi ama bu bizde sadece malum u ilam  bilgiydi. Duygusal bilgi değildi.

Doğrusunu söylemek lazımsa babamla muhabbetimiz ben yurtdışına gidip geldikten sonra başladı. O zamana kadar konular da konuşmalar da kısıtlıydı. Ne sorularım ne anlatımı tatmin ediciydi.  Yaş ilerledikçe sen baban yolunda gider baban da sana kuramadığı yakınlığı kurcalar.

Bu günlerde ise bir birimizi çok az görüyoruz ve genelde sohbet telefonda oluyor. Sondajlama sorularımla kuyudan su çekme ne kadar olabiliyorsa o kadar? Buna da şükür ama yetmez. Daha fazlasını ısrarlı ters sorularla alırım. Böylece babamın sır  küpünden çatlak oluşursa su sızdırması mümkün oluyor. Demek istediğim duygularına girecek olursan duygusal hatıraları dinlersin.  Sen konuşmadan önce hazırlıklı olacan ve önceki konuşmaları da unutmayarak ters sorunu soracan gerçi kaç insan vardır ki bu taktik karşısında dökülmesin? 

Bunları neden  anlattım? 

Bir gün babamı mevlid kandili için aramıştım. Yolda akşam vakti kulağımda telefon eve doğru yürürken içimden babamı aramak ve mevlid kandilini de tebrik etmek geldi. Numarayı çevirdim. Alo dedim. Gelen cevabi ses karşımdaki aradığım insanın sesiyse devam ederim. Yani duraklama yaparım.  Sesteki kişinin babam olduğuna emin olduktan sonra selam kelam karşılıklı devam etti. Sonra sıra onun mevlid kandilini tebrike geldi.  Ozaman kadar kurmadığım bir cümle ile mevlid kandilini tebrik ettim. Dedim ki;

-          Baba peygamberimiz de senin gibi yetim büyümüştü. Şimdi hem senin  ve peygamberimizin mevlidi kutlu olsun, mübarek olsun dedim.

Sadece saol dedi. Sessizlik oluştu. Bir şeylerin yolunda gitmediği içime doğdu. Sessizliği de yine ben bozdum. Dedim ki;

-          Baba düşünüyorum da biz baba diyecek birini bulduk. Bu yaşımda bile baba diyebiliyorum.  Ama sen kimseye baba diye seslenemedin. Üç aylıkken babanı kaybetmişsin  büyüdüğünde paçasına yapışamadın her yaşta sen babasız büyüdün.  Onun içindir hepiniz annenizi yani ninemi çok severdiniz. O sadece anne değilmiş.

Ben bu sözleri bir duygulu ama rahat kurguyla söylerken karşımda derin bir yarayı kanırttığımı hiç düşünmemişim.  Çam devirmiştim. Doğru.. Ama bir devrinde sır defterine göz atma şansı oluşmuştu.

Babam, hüzünlü bir ses tonuyla 

-          Ahhh sen onu  birde bana sor. 

Bu arada ben de duygulanmıştım. Babam ise kim bilir hangi tarifsiz duygular içinde ömrünün 70 yıllık serüvenine dalmıştı. Düğmesine bu mübarek günde bastığım hayali sinemasında  babasının köyün karşısında her daim gördüğü mezar taşına odaklandığı kesindi. Gelirken giderken mezara sadece el fatiha mı dediler? Daha fazlası yüzünü göremediği babasını nasıl hayal etti? Babasız geçen günlere mi duyamadığı ses mi neye ağladı? Ya rüyaları evet rüyaları da babasız mı görüldü? Annesi  ve abileri olan insan, babam ve kendinden yaşça büyükleri ortak cümlelerle ifade edilebilecek duygular.

Dedem Bedihi bey savaş gazisi ve köyümüzde  meftundur. I. Dünya Savaşı derken  Kurtuluş Savaşı yıllarında süvari fırka komutanıdır. O dönem askerlik anlayışında en imrenilen askerlik süvari fırkalarında askerlik yapmakmış. İsmet İnönü'ün hatıralarını okuyanlar burada sitayişli sözleri çok sık duyarlar. At üzerinde savaşma mevziye girme gereği duymadan mertçe ileri atılma süvarilerin yaptığı işlerdir. ok kılıç kalkan devrinde de top tüfek devrinde de bu askerler 3000 yıllık geleneği sürdürmüşlerdir. Milliyetine bakılmaksızın her kes süvari askerlerine saygı duyar.

Süvarileri olmayan günümüz orduları açığı helikopter gibi hava araçlarıyla karşılarlar. Süvari askerleri hileli savaşmadıklarından dolayı kişilikleri de mertçe olurmuş.  Bu söylediğim ordu bünyesinde süvari birlikleri için geçerli değerlendirmelerdir.  Çeteler için değil, tabi.
İşte dedem böyle bir birliğin komutanı olarak savaşlarda bulunmuş. savaş bittiğinde ise bugünkü köyümüze gelip yerleşir,  emekli maaşını da o günlerde kurulmuş fakat zayıf haldeki kızılay cemiyetine bağışlar.  Dedem köy yaşamında iken  deprem olur ilk hanımını kaybeder. İki yetim çocukla kalır. tekrar evlenir. Yeni hanımı lalizer ninem olur.  

Ninem köye gelin geldiğinde kaynanası kayın atası elbette yoktu. Onlar çoktan rahmete uğurlanmışlardı. O bey kadını olarak millete ana olmak için gelmişti. Yaşı küçüktü ama sorumluluğu büyüktü. dedemin Lalizer ninemden bir kız  olmak üzere 6 erkek çocuğu daha olur. 

Köy yaşamında dedem emekli olmuş ama bir türlü sivil hayata da alışamamış. Diğer taraftan  Atatürk inkılapları peşi peşine olmakta devrin muktedirlerinin gözü eski askerlerin üzerindedir.  Devrimlere karşı isyanlar çıkmakta o süre içinde bu baskı çift taraflı devam eder. O ise dış düşmanla savaşmış içte her kes kardeşidir. derken birgün gelir o da ölümlüdür ve ölür. Arkasında önceki hanımdan iki, ikinci hanımından yedi çocuk yetim bırakır ve dul eşi daha 35  bilemedin 40 yaşlarındadır.
Çocukları için Lalizer hanım artık hem anne hem de babadır.

Konak odasına gelen her misafir bey konağı olarak gelirdi. ninem de onların ev sahibiydi. çocuklarının coşkusu yıllar yılı geçse de bey çocukları ve annesinin oğulları kalpten yükselen bir mutluluk misafire bey oğulları olarak hürmette kusur etmeme şiarı sürdürülmüştür.  Gerçi bey konağı vardı, bey hanımı yaşıyordu, oğulları de karakterde beydiler ama bey yoktu. Tarifsiz tarif içinde bey yoksa toprağın dehrine bırakılan naaşı sürdürülen geleneksel  hüzne de işarettir, aslında. Her daim rahmet içinde hatırlanan kutsal yas. Yetimlerin yaşı ilerledikçe hayal defterlerine bir sayfa daha açarak "aziz babam bugün de sensiz ama sen varmış gibi .. " kesik, hayali cümlelerle yazılan satırlar; sayfaları, defterleri çoktan doldurmuştur. Çoğunu kurgulayanın da unuttuğu bu satırlar yetimlerin zihnindeki kilitli mahfazalarda ebediyete uğurlanır. Baba yetimi  emanete sadık bu sayfaların açılacağı yer Allah'a malum kul için ise,  baba huzurunda olacaktır. 

Yaşayanlar için ise "dedem sen bu günleri görseydin" ya da "deden bu günleri görseydi "ya da "iyi ki bu günleri görmemiş" ..  Gerçekte öyle mi? Ölen cisimdir. Devam eden ruhtur. Ruh sadece dünya bedenin tekrar giyemiyor.  Kuruntularımız bir yana halbuki o hep gördü, O hep duydu. Bizim için onları rüyalarımızda görmemiz nasıl doğruysa uyanıkken onları yeni hallerinde görememiz de öyle doğrudur. 

Babam bu duyguları mı daha fazlasını mı neler yaşadı o an bilemem. ama ben farkında olmayarak ona bir ok daha saplamışım. annen demişim.  o da artık aramızda yaşamadığına göre ona demişim ki bir de annen vardı. yani ninem.

Evet bir de ninem vardı.

Adeta babama demişim ki, senin annen de yok. Sadece peygamberin babasızlığı değil annesizliği de kaderin olmuş. O muhtemeldir ki hayali sinemasında annesiyle geçen günlerini de izledi. Duyguları, kalbe akıtılan serinlikler soğukluklar. Hasret ve ahlarla yürekten yükselen fırtınalar. Ninemi anlatmak biraz da babaın amcamların hüznüne tanık olmak demektir.  Dedem rahmetli olduğundan  çocuklarına hem anne hem baba olmuştu ya. 

70 inde bir yetim ve öksüze hatırlattığım ninem benim için çok özeldi.  Ben ninemin en küçük oğlunun büyük oğluydum. Benden yaşça büyük torunlara tek eşitlendiğim ninemin torunu  olmadır. Bu imtiyazımı hiç kaybettiğimi düşünmedim.  Ne şımarıklık ne hakaret ne incitme..

İlk karşılaşmamız nasıl olmuştur, acaba? Ben hatırlamıyorum o da öldü. İkimizin de şahitliği anlam ifade etmez ki. Şahitlere gelince onlara hiç sormadım. Hani annem babam amcalarım dayılarım amca oğul ve kızlarından o dönem aklı başında olanlara hiç sormadım.  Sormayı da düşünmüyorum.
Ayaklandığım yaşlarda onu ben gördüğüme göre o da beni görmüştür. Hatıralarımızın başlangıcı benim çocukluğum onun ise, dinç sayılır, olgunluğu dönemine denk düşüyor.  İlkokul a ve camiye yalnız gitsem de onun oturduğu oda yazları minder koyarak üzerine oturduğu seki, evler, sokaklar  ise, bizim ortak mekanlarımızdı. 

Ortaokul , lise ve üniversite ise gurbet yıllarım sayılır. İzne geldiğimde önce onu ziyarete gider ellerini öper ve sonra evime giderdim. Evde bir süre kaldıktan sonra akşamları yine yanına giderdim. İznim bitene kadar bunu  bir kaç kez tekrarlardım.  Ama nineme Allaha ısmarladık demeye gitmezdim.  O ninemden kopma demek olurdu. Ninem her ziyaretimde ellerini öptüğüm zaman o da gözlerimi öperdi. Yanına diz üstü otururdum. O bir kaç hal sorusu sorduktan sonra ya kendisi  kalkar ya da çağırdığı bir torununu sandığına gönderir kuruyemişlerden getirtir bana buyur ye derdi. Yemesem darılırdı. Harçlık vermeye çalışırdı almasam kırılırdı. Bunu sen benim için özelsin demek için mi yapardı? Anlamak çok zor.  Doğrusunu söylemek lazımsa hoşuma giden bu tavrı kurcalamadım. Hatırladığım kadarıyla o her misafirine yaşına bakmadan hürmet göstermeyi şiar edinmişti.  Zaten herkesin annesi ninesi olmak başka türlü nasıl olabilirdi ki?

Taziyelerde ağlar mıydı? Bilemem. Bildiğim büyükler hep onun yanında otururdu. O erkek meclisinde de kadınlar arasında da her daim en saygın kişi idi.  Oğulları yanında çocuklarını ismen çağırmazlardı çocuk sevmezlerdi. Ona saygı örfe saygıydı. 

Bizim ev Bursa'ya taşınmıştı. Ziyaretlerim babamlarsız iki yıl boyunca fırsatını bulduğumda köye gidip onu görme onunla daha fazla kalma şeklinde devam etti.  O beni babam, annem kardeşlerim adına kabul ederdi ben de onlardan biri de ben sana geldim duygudaşlığı o ortamda sürerdi. Gerçi onun yanında otururken aile hasretini de giderdiğimi söylemeliyim.  Daha çok kalışlarım yine de ayrılma vaktine çatardı. Tekrar gelmemi -aslında hiç gitmesem daha iyi karşılardı ya neyse-  tembihledikten sonra nemli  gözlerle uğurlardı.  İçimde tarifsiz boşluk kalır konuşma, neşelenme mümkün olmazdı bu ayrılıklarda. Tek teselli her zaman emin ellerde olduğunu bilmedir.
Gidiciliği kalıcılığı kadar bu uğurlamaları karşılamaları son senenin sonbaharında bitti. Ben artık gidemedim. O da beni göremedi. Hayalimde en kötüsünden bir önceki hali kalmış. O da iyi sayılırsa.. En son gördüğümde gözleriyle güler gözleriyle ağlardı. Çocuksu saflığa kavuşmuştu. Eğilmiş iskelet, ağarmış saçlar, ellerinde mor damarları deri gizleyemiyordu. 

Konuştuğum kişilere her sorduğumda halinin daha da kötüye gittiğini söylerlerdi. Her zaman kaldığı mekanı da bu arada değişmişti. Uğurladıkları arasında ikinci gelini vardı.  Her geliniyle arkadaş gibiydi. Ama bazıları sanki sırdaştı. Hüsnücemal yengem böyleydi mesela. Onları hiç kavgalı görmedim.  İlerleyen yaşında iki arkadaşın biri ne yazık ki hastalandı. Ona bakamaz oldu.
Ninemin bundan sonra cemil amcamlarda kaldığını biliyorum. Biliyordum  ve ziyaret etmem de lazımdı.  İstanbul'da çalıştığım dönemde Erzurum'a ninem için gitme isteğim arttıkça engeller çıkıyordu. En son askerlik tecili nedeniyle gidecektim, bu kesindi ninemi de ziyaret edecektim. Gittiğimde bambaşka problemler çıktı. Gün içinde İstanbul'a dönmek zorunda kaldım. Ninem bunu duymuş yanına gidemediğim için ise çok üzülmüş bense sanki ninem ölümsüz olacakmış  gibi askerlikten sonra mutlaka giderim diyerek  kendimi avutmuştum. Ama  ben askerde iken ninem vefat etmişti . Telefonda amcamı aramıştım. O yokmuş başka biri bana söyledi.  Herkes dört bir taraftan köye yol almış o da onlar gibi son deme yetişme telaşındaymış. Telefonda sadece rahmet diledim. Telefonu kapattıktan sonra buruk bir sevinçlik bile duydum.  

Telefonda o gün ölüm haberini aldığım ninem değil de benim köy hatıralarım, sevinçlerim mutluluklarım oldu, adeta. Zihnimde köye gitmek için bir nedenin kalmadığı adeta yerleşti.  Bu mantıksız neden bir süre de devam etti.

Asırlık çınarın son saatleri gurbette olan olmayan herkesi  toparlayacak merasimin ilk anlarıydı. Yalnız uğurlamasız yolculuk değildi onunki.  Hem emanete de ihanet etmemişti. Şahitleri yer gök ve tanıdığı bütün insanlardı. İmamın alışıldık sorularına cemaat içten şahitlik, helallik verecekti.  Ve şahitlikleri de hiç kesilmeyecekti.  Bundan sevinç duymak lazımdı.

Sevinç duydum çünkü gezemeyecek kadar zayıflamıştı.  Yaşlanmış, konuşması işaretlerle daha kolay anlaşılır hale gelmiş ve  ninem için yaşamak çile haline gelmişti. Ama ömür dediğimiz dünya hayatı ölümle son bulabilirdi ve o da ninemin isteğiyle değil Allahın isteğiyle olacaktı. Ninem de bizlerde bunu biliyorduk.  Yaşaması bizi teselli etse de kendisi  ahirete yolculuğa  daha yakın duruyordu. 
Ninem vefat ettiğinde ilkbahardı. Denildiğine göre hafif hafif yağan kar ve görülmemiş bir cenaze cemaati  ninemi toprağın kara bağrına uğurlamışlar.  Yer ağlamış, gök ağlamış cemaat ağlamış torunları çocukları herkes ağlamış. Peki kim neye ağlamıştı? Annem derdi ki her kes cenazede kendi derdine ağlarmış.

Oğulları kaybettikleri annelerine mi? Baba yadigarına mı? Neye ağladılar?  Torunları dedem yadigarı Osmanlı hanımefendisi ninelerine mi? Cemaat de ağladı. Gökler de ağladı. Yer rahmeti bağrına çekip yumuşarken gelen misafirine ilk bahar toprağını sundu. Gök pamuktan  daha yumuşak sulardan daha serin karlarını yağdırdı. Allah bu kuluna mahlukatı göz yaşına boğdurarak neyi hatırlattı?
Ebedi hayat, şerefli hayat mı ağlatır?

Ninem de gideceği diyara topraktan bir kapıdan geçerek gitti. biz ona mezar diyoruz. İki tarafında iki kazık ya da taş levhalarla onu orada bilerek her seferinde karşısında hatıralarımızı tazeleriz. Ama solan çiçek, ne kuruyan ot, ne ölen insan bir daha dünya hayatına dönmeyecek ve hatırası da dünyalık vücut kalmış mezar kardrobunda ..

Peki nedir mezarlarımız? Niçin varlar? Evet bu soruların havada kalmaması lazım. Mezarlarımız var çünkü içinde bizden canlar var. Mezarlar var çünkü onlar oradan ukbaya uğurlandılar. Bizim onlara seslenişimiz onların bize ses verişi o tılsımlı kapıyla mümkündür. Onlara armağanımız olan dualarımızı gönderdiğimizi söylerken onlara takdimi de Allah o kapıda haber verdirir.
Onlar müsadeyle berzah libası giyip aramıza geldiklerinde  üzerinde isimli isimsiz kapılarından yani mezarlarından çıkarlar gelirler ve giderler.  Biz onları orada görmek istediğimizde onların gelip de bizi kabul ettikleri nizamiye kapıları da oralardır.

Yaşı ilerleyen her bir evladı toprağa babalarına bak bir evladın daha geldi duygularıyla  mı uğurlanır ? Bu duygular ne acip duygularmış, meğer? Dedemin çok torunları oldu. Hatırladıklarım yaşça büyük küçük her vefat kabristanda ona bir misafir gönderme gibi olmuştur. Onları  orada teselli dedeme dedemi de neşelendirme torunlarına kalmıştır, artık. 

Rüyalarımızda biz onları gördüğümüzde bilin ki ruhlarımız bir arada ve perdesiz konuşuyorlar. Onlar bizi,  biz onları Allah izin verdiği için duyuyoruz. Rüyalarımızda biz de ölüyüz. Çünkü uykudayız. uyandığımızda bizim için günlük mahşer yani dünya hayatı başlarken onlar için berzah Mahşerde son bulacağı güne kadar nazarımızda ölülükleri onlar  için ise bizim ölümlülüğümüz devam eder.
Hadislere göre bir kişi defnedildiğinde ameline göre onu kabrinde ölüler ziyaret edermiş. Aynen bizim gidiş gelişlerimiz gibi. 

Ninemin vefatından sonra onu rüyalarda bir keresinde  bana kızarken gördüm. Bazen bana eskisi gibi  davranırken gördüm.  Ona hiç kırılmadım darılmadım. Hep şefkatine muhtaç gördüm kendimi. Zaten  yanındayken de rüyalarda da kendimi hep 15 inde başımı okşayacağı yaşlarda görürdüm ki halen daha öyledir. Çoğunlukla 40 bilemedin 45 yaşlarında gördüm.

Son gördüğüm bir rüyada ise farklı duygular içinde kaldığım muhteşem  ninemi gördüm.
Ninemden fikir almak  için gitmişim  ninem  hem bana fikir  vermiş hem de bana bir görev vermiş.  Ben de bunları yapmanın hazzıyla ninemin yanına gitmişim tekrar. Salon gibi bir yere giriyorum. Ninem ayakta sırtında bir atkı var başında az gösterişli örtüsü arkasında gelinlerinden torunlarından bir grup tanıdığım kadın kız onlar da onun gibi ayakta pür sessizler. Ninemin karşısında tanıdığım erkekler var. Ninemden kendi işleriyle ilgili bir şeyler sormaya gelmişler. Ninem anlatıyor onlar da dinliyorlar. Cümleler  yalın ama anlattığı konu gayet net anlaşılıyor. Maksat hasıl olduktan sonra o kişiler çekiliyorlar. Ninem de kendisine hazırlanmış minderine gelip oturuyor. Ben de yanına yaklaşıyorum elini öpüyorum.  O işlerimi soruyor. Ben onları kolaylıkla hal ettiğimi, bu arada ona ağlayarak ve de ellerinden de defalarca  öperek  şunu söylüyorum. Nineceğim diyorum biliyor musun sen ve ben ne yapmışsak -o sürede bana görev verdiği neyse hatırlamamakla  beraber  konu böyle-  peygamberimizin çok hoşuna gitmiş ve bizi  çok sevmiş. Diyorum ağlıyorum. Sarılıyorum. Bu arada bir şey  fark ediyorum ninem bizim bir yaşındaki bebek görüntüsüne kavuşmuş. Ninemi bu halde bırakıyorum ve uyanırken de ağlamaklığım sanırım devam ediyordu. 

Allah bilir ninem affa uğramış. Çocuk gibi tertemiz olmuş. 

Ben hiç dedemi göremedim mi yoksa  babamın babasını  hiç görememesi mi,  hangisi ağırdır? Yetimler hiç büyümez derler , doğrudur. Onlar Azrail tarafından 70 inde 80 ninde fark etmez  ruhu kabzedilirken bile yetimdirler. 

B rüyayı 20113 ramazanında gördüm. Sabaha kalkar kalkmaz babamı aradım. Rüyayı anlattım. Göz yaşları içinde ancak şunu diye bildim; "Baba biliyorsun sen de ben de ninemi çok severdik." Daha da sürdüremedim.

Tekrar sondajlamaya gelince farkında olamadığımız duygu birliğini yakalamışız.

BUNLARI DA  GEÇEMEDİM

Her anı her günü bir hatıra olarak kalan çocukluk hatıralarımda ninem de bir kahraman olarak yer almışsa ne o hatıraları ne de ninemi unuturum. 

Bir vakitler iri yarı bir köpek bizim ve amcamların yaz kış bekçiliğini yapar, her kese de ürperti verirdi. Biz çocuklar için ise köpek mülayim bir dosttu. Ama istismar da ederdik. Bir gün gölgede dinlenmekte olan köpeği taş atarak rahatsız ediyorum. 7 yaşlarında olmalıyım. yanımda amca çocukları  ve ben köpeği rahatsız ediyoruz. Bir, iki, üç taş atmalarım devam ediyor. Yaz sıcağı, öğle vakti. Ama köpek  beni sadece hırlamalarla uzaklaştırmaya çalışıyor. Beni gören ninem sonucu tahmin etmiş olacak ki bize doğru bir taraftan sesleniyor ve hızla geliyor. Bu arada ben bir taş daha attım. Atmamla birlikte köpek öyle bir hışımla ayağa kalktı ve daha ne olduğunu anlamadan omuzumu ağzına aldı ki aklım durdu. Ben bağrışmalar arasında galiba omuzum ve kim bilir daha  ne olacak derken  köpeğin bırakın bunları yapmasını omuzumu dahi acıtmadan bıraktığını ve hırlayarak tekrar gölgesine çekildiğini gördüm.  İt oğlu it sanki insan gibi davranmıştı.

Ninemin de görenlerin de ağzı yüreğine gelmişti. Ama hadise de budur. Bu korku o köpeğe bir daha ilişmemi men etti. Saygı da duydum. Artık o hikayelerdeki  mert köpek tiplemelerindeki müşahhas  köpeğim  o oldu. Ama o gün bugündür, köpekten de korkarım.  O sırada ninem yanımıza geldi. Ağlamaklı halime bakıp kızmadı. Ama bir daha da yapma kavlinden nasihatler etti. Beni de alıp oradan uzaklaştı.

Köpeğimizin ismi neydi onu unuttum.  Unutmadığım bir hadise ise, kızgınlık sırasında bu diğer köpeklerle birlikte kancık peşinde giderken köylülerimizden biri açık arazide bunların çiftleşmesini görüyor. Öğle vakti köyün önündeki açık arazide. O da bunu namus duygusuna demek ki yedirmedi ve onları taşlarla kovmak istedi. Daha o bir iki taş atmıştı atmamıştı köpekler ve bu arada bizim bu köpek hızla ona saldırdılar. Her kesin gözü önünde yarım saat içinde adamı öldürmediler ama iyi ısırdılar. Köylüler yetiştiler adamı kurtardılar. bizde çocuklar olarak oraya gittiğimizde biri sırtlamış o kanlar içinde sadece inliyor ve ağlıyordu. Eh bu manzara, sonra bu dişlemeler, ısırmalar  köpeklere ceza olarak dönecekti. Ama kabahatin büyüğü bizim köpeğe kesildi. diğer köpekler kaçıştı, kayboldular. Bizim köpek oralarda meydan okurcasına bekledi. Onu  o zaman muhtar olan Salih abi öldürdü. O gün Salih abinin köpeğimize nasıl nişan aldığı, nasıl vurduğu, yattığı yeri,  günler sonra bile orada kalan leşini hala hatırlarım. Bu arada köylümüz 30 bilemedin 40 gün sonra iyileşti. köylümüzün adı RAMİS'ti ama köpeği bu satırları yazdığım şu dakikalarda bile hatırlamadım. O olaydan sonra hiç bir köpeğe köpeğimiz diyemedim demedim. Neyse bu da böyle.

Ninemin sulu köftesi

Bir gün  kuşluk vakti ninem tahta üzerinde elinde keser, mindere bağdaş kurmuş kıyma döverken görmüştüm. sabırla parça eti kıyma haline getirirken ortaya et kokusu yayılmış ve benim için mis kokusu gibiydi . Ne yapıyorsun diye sorduğum da akşama misafirlere sulu köfte yapacağını  söylemişti. Akşam olduğunda davetsiz misafir olarak gittim. Bana da ikram ettiği sulu köfteye pirinç katmıştı. Baharatlar salçalı su içinde kaynatılmış o sulu köftenin tadını öyle bir sevdim ki hiç unutamıyorum. Ne zaman sulu köfte yesem hem ninemi, hem eti kıyma yapmasını hem de o akşam yediğim köfteyi hatırlarım. Artık en sevdiğim yemek sulu köftedir, diyebilirim. Ama en lezizi bile o tattan uzaktır.

14 Eylül 2013 Cumartesi

BİR ESKİ ZAMAN VELİSİ

BİR ESKİ ZAMAN VELİSİ


Anlatacağım kişi Erzurum'un Köprüköy ilçesi Soğuksu köyünde yani köyümde yaşamış.

Çocukları kendisini nasıl tarif eder bilemem. Kızlarından oğullarından bir çok torunu vardı. Köyü en son gördüğümde kanıksadığımız o kişilik bir çok kişinin saygısını kazanmıştı. Sempatikliği, saflığı, güçlü kuvvetliliğini en belirgin vasıfları olarak hatırlarım.

Yaşının hayli ilerlediği dönemde çocukluğumuzla kendisine eşlik ettiğimiz bu zat-ı muhteremin ömür serencamında kim bilir neler vardı? Avnik Çayı'nın kenarında tarlasında evlekler arasında gezişi, boy vermiş patates yeşilliğinin her gün sola sola son bahar hasadına mı ondan çalınan günlere mi şahitlik etmiş, bilemedik. Bildiğim bir şey daha vardı; yol kenarında kuru daları dahi dökülmüş kabukları sökülmüş ağacın gövdesine can siperane sahip çıkması hep alay konusu olmuştu. Onun çuhadan torbalarla ağacı sarıp sarmalaması; ne ağacı çürümekten ne de kendisini alay konusu olmaktan kurtarmıştı. Bu dedemizin bir özelliği de peygamber sünnetini fiiliyata dökmesiydi. Yola düşmüş taşları eliyle olmasa ayağıyla yol kenarına atması hassasiyet dercesinde idi. Büyük numaralı ayakkabları mes lastik ile daha da büyürdü ve yoldaki taşları nasıl kenara savurduğunu iğneleyici bir şekilde anlatırlardı. O farkında mıydı? Hem evet hem hayır. Bakan gözlere pazarlıksız tebessümleri her daim olurdu.

Bir olay var ki anlatmadan geçmeyeceğim. kaşığına atlayan çekirgeyi hiç sakınmadan ağzına atmış ve yemişti. tanıdıklarım her çekrige gördüklerinde bunu gülerek anlatırlardı. Olay şöyle gelişmiş tarlada kuşluk vaktinde bir çekirge nerden çıkmışsa onun kaşığına sıçramış. O çekirgeyi kaşığından atmış ikinci kaşıkta yine üçüncü kaşıkta yine. artık sabrı da tükenmiş öyle ya o her seferinde kaşığı ağzına götürdüğünde  sabah vakti otlar arasında sıçramakta ve kaşığına düşmekte ısrarlı çekirge. Sonuncusunda çekirgeyi yemeye karar veriyor. Üçüncü atlayışında çekirgeyi yere atmıyor. Kendisini izleyenlerin muzip bakışları altında çekirgeye  "elini ayağını topla" demiş ve kaşıkla birlikte ağzına götürmüş. Bu olayı her anlattıklarında  hem gülmüş hem de nasibinde çekirge yemek de varmış, diyerek geçiştirmiştik.

Dedenin delirmiş bir kızı vardı. Her seferinde dağlara kaçar, zaptı bazen mümkün de olmazdı. El için eğlence konusu olan bu halin derdini yaşlı anne ve babasına kalmıştı. Bir ızdırabı da buydu. Fakirlik ve dert herkese musallat olmuşsa da onun kadar değildir, sanırım. Bu iki sıfat dedenin yakın dostuydular, adeta. Bu hal onda hissedilir bir mahçubiyet, fakat vakarlı hal sağlamıştı. Sofrası zahidlerin sofrası gibi her şeyden az, fakat ağız tadının hep his edildiği bir sofraydı. Onun sofrasında  adeta orada en bol olanın onun tevekkül buutlu geniş gönlü olduğu hissiydi.

Dede hacca da gitmişti. Haccın ve vakarın timsali olan sakalı köyümüzde her sakallı gördüğün hem dededir hem de hacıdır, hissini bizde uyandırmıştı. O günlerini hatırlamamakla beraber onu hep sakallı görmüş ve hacı olduğunu söylediklerinde ise kendimce "zaten sakalı var başka nasıl olacaktı ki?" demişimdir. Olgunluğu, temkinli yürüyüşü onun hacılık sıfatını hakettiğini her kese onaylatırdı. Düşünün yıllar geçmiş ve bende düşünce şudur; sakalı olanı hacıdır, olgun kişidir değrlendirmesi var.

Kardeşi de kendisi gibi olgun kişilikte biriydi.Kardeşi ölmeden önce boğaz kanserine yakalanmıştı. Denildiğine göre hamsi balığı tava yapılmış, sofraya getirilmiş. Kardeşi de bir kaç tane de ben yesem diyerek besmele ile başlamış yemeye. Olacak bu ya o yerken boğazına bir kılçık saplanmıştı. Haksırmalar  öksürmeler, serin sulu bardaklar kılçığı mideye indirmeye çare olamamış. Doktora gitme tek çale kalmış, ama gidiş geciktiğinden.. bu ani kaza kansere dönüşmüş.

Hatırladığım kadarıyla bu halden hem kendisi hem de hacı dede kardeşi çok muzdaripti ve sesi de kısılmıştı. Kardeşi bir yıla yakın bu dertle hemdem olduktan sonra rahmetli oldu. Kardeşinin de sevilen kişiliği nedeniyle hem hastalığında hem de ölümünde sadece o değil herkes üzülmüştü. Hacı dede kardeşinin öldüğü gün, mezara defn edildiği an bir başka şahsiyet olmuş. Ben o gün köyde değildim. Dolayısıyla duygularına şahitlik edemedim. Ama anlatırlar ki, o kardeşinin kabre indirilmesinden sonra tahta mahfazalar üzerine yığılan toprağı kendi eliyle sabırla şefkatle düzeltmiş, adeta kardeşinin başını okşar gibi bunu da dakikalarca sürdürmüş. Sakalına o anda gözyaşları mı hüzün mü süzüldü? Toprağı ıslatan gözden düşen damlalar mıydı? Bilemem, çünkü görmedim. Hali gözlemleyen her kesin anlattığı bu tesir uzun bir süre anlatıldı, bunu biliyorum. Nasıl olmasın ki bir kardeşi kaç yaşında olursa olsun uğurlamanın hüznü onu da yakalamış ve elleri arasında toprağın kara bağrına bir ömür akıtmıştı, o an..

Dedenin Kuran okumasının hazin sesine şahitliğim hayalden öteye gitmez. Ama namazlarını hep camiide imam arkasında saf tutarak kıldığı, bunun da dikkatimden kaçmadığı yıllar sonra bile olsa hatırlarım. Cemaate sevabını düşünerek mi yoksa ibadetin sonsuz susuzluğu mu onu her daim camiye sürüklerdi? Onu da bilmek irfan kişilik sahibi olma iddiası olur ki, o bende yok zaten. Şimdilerde ise düşüncem onun da farkında olamadığı salih kişiliği olduğu ve belki de Veli bir zat olmasıdır.

Hazır dede'den söz etmişken köyümüüzn o döneme kadar göremediği bir imamı vardı. Adı Nevzat hocaydı. Hoca köyün şeklini değiştirdi desem yeridir. Genç yaşında herkesin saygısını kazanması ve bunu hiç falsosuz sürdürmesi, celadeti, samimi kişiliği büyük küçük herkesin kalbinde yerini hazırlamıştı. Köyümüzde ilkkez lise, üniversite öğrencileri bu imamın o köyümüze gelmeden önce köyden hiç okuyanın olmadığı da bir gerçekti. Onun ısrarıyla ilk okuyanlar okulun yolunu tuttu. Savcı İzzetin Namal onun ısrar taleplerinin eseridir. hakeza

Benim de kirvem olan Nevzat hocayı çok severdi. Hani o da da onu severdi ya neyse. Sabah namazlarında Nevzat hocanın o içten gelen yanık sesli selalarından sonra makamında okuduğu sabah ezanı takip ederdi. Hoca burada kalmazdı elbet.. Sela, ezan onu takip eden ilahiler senfonisi anlatılmaz haz bırakmıştır hafızalarda.

Biz çocukluğumuzda o sesi hoparlörden duyar duymaz kalkar yatağımıza oturur dinlerdik.  Hele o uzun kış günlerinde dingin vücudumuzu yatağa ne bağlayabilrdi ki? Tek yaptığımız kış soğuğundan yorganla sakınarak bu tatlı senfoniye kendimizi kaptırmaktı. Onu da yapardık zaten. Bazılarımızın çok bazılarımızın ise az nasiplendiği bu sabah senfonisi babam gibi belirgin yaşta kişileri ise tarifsiz duygular içinde abdest alarak cami yolunu tutması demekti. Abdestler -bulabilirlerse- sıcak suyla değilse ürperten buz misali soğuk suyla alınır ve ibrik bir kenara bırakılır cami yoluna koyulurlardı. Onların o hallerini ne onlar ne de biz o dönemde bir ölçüye vururduk. Kulluk ücret alma için değil vazife, aşk olarak yapılırmış, meğer. Hayali sinemamda onları hep öyle izler, izler duygu dolu bakışlar arasında ulaştığım hüküm bu olmuştur. Hani ukbaya açık gözlü hocaların kıratında cemaatleri olmuş, işte o hal.

Her daim cemaat içinde yer alanların bazen gecikmesi bazen erken gelmesi de olurmuş. Yazımızın kahramanı hacı dede ise çoğunlukla erkenciymiş. Bu amcamız bir sabah yine erken kalkmış ve alel acele abdest alarak cami yoluna düşmüş. Köstekli saatini sabahın alaca karanlığında okuması zaten zor olduğundan  camiye erken gittiğinin farkında olamamış.

Camiye yaklaştığında caminin içinde gelen cemaat sesleri onu geç kaldığı zehabına kaptırmış. Daha da bir hızlanmış. Alel acele bahçe kapısını geçmiş, avluya vardığında sesler daha da belirgin olmuş. Coşkunun fazlalığı ona hızla cami kapısını açtırır. Kapıyı açmasıyla  birlikte de şoka girmesi bir olur.

Bakar ki, caminin içini belirgin bir nurlu aydınlık kaplamış, bir kaç safı bulan cemaat sabah namazını kılmaktadır. Hepsi beyazlar giyinmiş önde hazin sesli imamın arkasında el bağlamış bu cemaatin kimler olduğunu merak eder. Mesela, safların arasında tanıdığı bir kimseyi gözleri arar. Ama bulamaz. Anlar ki ervah-ı tayibenin ibadetine denk gelmiştir. Tabi o ervah-ı tayibbe demezde veliler şehitler der. Gerçi aynı kişiler olurlar. Neyse amcanın seyrine doyamayacağı manzarayı izlemesine izin varmış, demek. Şoku da atlatmış ve kapınn pervazlarına yaslanarak onları izlemeye koyulmuş. Doyumsuz seyir buna derler.

Kendi anlatımıyla bu hal ne kadar devam etmiş O farkında değilmiş. Hani bast-ı zaman tayyi mekan hali derler ya öyle birşey olabilir. Bu lahuti hal bir süre sonra aniden telaşla bittiğinde ise çok üzülmüş. Artık ona namazdan sonra gelen cemaate bunu anlatmak kalmış.

Dedenin anlattığına göre camiye evi yakın Yahya amca yolda gelirken öksürük sesleri çıkarmış. Bu sesleri de hacı amcamız duyduğu gibi nurani cemaat de duymuş ve yine onun gözlemlerine göre, bu nuranilerin her birisi alel acele sağa sola kaçışarak kayb olmuş. Yahya amca cami içine geldiğinde ise zaten cami eski halini almış. Alaca karanlık, halıları, duvarlarında gölgesi düşmüş kabe, mescid-i nebevi  tabloları, mihrap, minber ve hacı amcamız. Az sonra ise, diğer cemaat müdavimleri de gelmiş zaten.

Namazdan sonra hacı amcanın bu şok hali her kesin dikkatini çekmiş. Sormuşlar da mı anlatmış, yoksa kendisi mi sırrı tutamamış ve anlatmış. Bildiğimiz o anlatmış onlar da dinlemiş. İyi ki de anlatmış. Yoksa nerden bilecektik? Gerçi bizim oralar - bizim köy de- savaşların eksik olmadığı toprağın bağrına çokça şehitlerin düştüğü topraklardır. Onlar da zaten ölü değil şehit, salih veli olurlar.

Babam eve kuşluk geldiğinde vaktiydi. O her sabah camiden doğru hayvanların bulunduğu ahıra oradan eve gelirdi. Her daim eve gelip de bir şey anlattığında biricik dinleyicisi annem ve kulak misafiri de ben  olurdum. Bu olayı da o anlatmıştı ve ben hiç unutmadım. Ben de zaman zaman anlattım. Bir çok kere de gıyabında anlattım. Dinlediğimde yaşım ilkokul çağlarında; 1, bilemedin 2 dir. Şimdi 41 yaşındayım.

Burada biten hikayenin kahramanına gelince o HACI AĞADEDE dir. Adı da kütükte böyle miydi? Benim için değişmez ismi HACI AĞADEDE idi.

Bir fatiha bana da dua. haydi kalın sağlıcakla

13 Eylül 2013 Cuma

EKSİK KALSIN ÖMER BEY



EKSİK KALSIN ÖMER BEY
ÖMER LEKESİZ'İN "Hepimiz cemaatçiyiz!" yazısını yorumladım.
Konuya Salih Tuna'nın yazısının ilgili kısmını ve yorumlarımı vererek başlamak istedim.
Salih Tuna- Cemaat de çok gıcıklık yapıyor ama!      yeni şafak 10 eylül yazısından
Üst kısmı hem fikir olduğum kısımdır
***
Gezi olayları sırasında, İhsan Dağı kardeşim 'çoğulcu – çoğunlukcu' muhabbetinden veya 'demokrasi sandıktan ibaret değildir' diskurundan başını kaldırıp da mahut şiddeti şöyle bir teşrih masasına yatırmadı.
Ahmet Turan Alkan abimiz de Başbakan'ın üslubuna kafayı taktığının binde biri kadar bu edepsizliğe dönüp bakmadı.
Hülasa, en hafif ifadeyle, 'Erdoğan da çok gıcıklık yapıyor' demeye getirildi.
***
Aşağıya aldığım kısım ise özellikle İhsan Dağı ve Ahmet Turan Alkan kısmı  cenahımızın bir kesimi için fazlasıyla yaralayıcı oldu. Hani dostun bir tas ayran uzatması lazım da hiç söz etmeseydi faslı. Eh öyle olmakla beraber fazlasıyla gönül alıcı çaba da oldu. Ama o cenahta her kes Salih Tuna değildi. Çoğu Kahire muhabiri Cumali Önal üzerinden saldırdı. Cemaat adeta kilitlendi. Polis emre  uysa bilmukabele şiddet gösterse cemaatin hükümete çelmesi olarak değerlendirildi. Polis sessiz kalsa yine farklı bir telden çelme yapıldı. Hocaefendinin sözleri her daim eleştirildi. Hiç kimse demedi ki cemaat yüreği ağzında o günleri nasıl geçirdi? Camı çerçevesi indirilen kurumlarının hiç hesabını yapmadı. Dövülen sövülen kişilerini hiç hesaba katmadı. komşularının tacizinde birlikteydik beyler.
Ne oldu peki? Olaylar dindi yara bere hesabı cemaate yüklenme devam etti. Koro halinde yazarların saldırısı en edeplisi olanıydı. Dershanelerin kapatılacağı her seferinde gündemi işgal etti. Yazarların saldırı amaçlı yazıları ve altına yazılan yorumları nereye oturtacağız.
Birilerinin ortaya attığı her siyasi oluşum fitnesinde gözleri çevirdiğiniz camia taarruz yiye yiye bir hal oldu. Doğuda açılım bahanesiyle Molotof yiyen kurumlar,  dövülenler, sövülenler bunların ne kadarı haber değeri taşıdı.
*****
Aşağıda okuyacağımız satırlarda ise duygu birliğimiz devam ediyor.

İmdi, ODTÜ'de başörtülülere yapılan faşizan muamele hakkında 'Yok öyle bir şey; Gezi ruhu öyle şeyler yapmaz' diyemiyorlar tabii.
Çünkü başörtülülere terbiyesizlik yaparken suçüstü yakalandılar. Haliyle yapacakları tek şey vardı; 'orantısız zekalarını' çalıştırmak.
Çalıştırdılar:
Cemaat yurtlarına öğrenci topluyormuşlar da, onların yurtlarına fuhuş yuvası diyorlarmış da bilmem ne!
Argümanları da tastamam 'Gezizeka' mamülü: 'Baskı uygulanmıyor, ODTÜ'de birçok başörtülü var...'
Hey kurban olduğum Allah bu nasıl bir mantıktır: 'Başörtülülere baskı yapsaydık ODTÜ'de hiçbir başörtülü kalmazdı' mı demek istiyorlar?
'Kimliğini dermeyan eden Kürtlere zülmedilseydi, Türkiye'de milyonlarca Kürt olmazdı...' demek gibi bir şey bu!
Farkındaysanız, hedefe bu sefer Sayın Erdoğan'ı değil, 'Cemaati' koydular.
Beklentilieri şu:
Nasıl ki Gezi muhabbetinde 'Erdoğan da çok gıcıklık yapıyor' diyenler çıktı, şimdi de 'Cemaat çok gıcıklık yapıyor' diyenler çıksın.
Boşuna beklemesinler.
Başörtüsüne saygısızlık yaptığınız her yerde hepimiz 'cemaatçiyiz.'
kısaca böyle
Gelelim " Hepimiz cemaatçiyiz!" başlıklı yazıya
"Salih Tuna, 'Cemaat de çok gıcıklık yapıyor ama!' başlıklı o yazısında Taksim eşkıya kalkışması sırasında Hizmet'in yayın organındaki kimi yazarların ecelerle, ezgilerle nasıl eşitlendiklerini, fitne ateşine nasıl benzin taşıdıklarını tekrar vurgulamayı gerektirmeyecek şekilde yazmakla kalmadı, benim de tereddütsüz katıldığım şu sonucu, taşı gediğine ustaca yerleştirircesine net bir şekilde yerleştirdi: 'Başörtüsüne saygısızlık yaptığınız her yerde hepimiz 'cemaatçiyiz.'"
Sayın yazarın bana göre en dikkat çeken satırlarının altını çizdim. Çizdim.  Çünkü yazarların sadece tarafgir olmamalarını ama duruşlarının kritize edilmediğini dolayısıyla " Taksim eşkıya kalkışması " yapanlarla nasıl bir işbirliği mesaisine giderek sonuçta eşkıya ile haşrolma akıbetine maruz kaldıklarını doğrusu öğrenmek istedim. Olayların ilk günlerinde masum sayılabilecek bir eyleme müdahalenin yangına itfaya hortumunda su sıkma gibi mantıksızlık olabileceğini ilgili kişilerin bu yangını söndürme yerine büyütebileceklerini söylemeleri, sonuçta yapılan müdahalenin ise onları haklı çıkarır şekilde büyümesi aşamasında haklıymışsınız cevabı almadıkları gibi polisi eşkıyanın önünde  böyle eli bağlı tutamazsınız çözün daha da büyümesin deme vicdan sınırlarını  zorlar derecede haksızlıktır.
Cumhurbaşkanı, bakanlar, mahkemeler bu sağduyulu tavrın yanında yer alırken Başbakan'ın ilk günlerdeki inatlı inşaat çıkışı sonradan itidale gelmişken yazarların da en başta bu noktada çatışma sebebi olan inşaat da neyin nesi veya değer mi çıkışları onları "Taksim eşkıya kalkışması" ile eşitlediği gibi çabaları da " fitne ateşine nasıl benzin taşı.."ma olarak değerlendirildi.
Dileyen zaman gazetesinin arşivinden  ilgili dönemde yazarların yazılarını çıkarıp okuyabilirler. Konu etrafında Ömer Lekesiz'in gazetesinde ve Sabah gazetesinde yayımlanan yazıları da okuyabilirler.
Devam edelim
"Elbette ilgili yazarlar, demokratik hakları gereğince bundan sonra da benzeri konularda aynı telden çalabilirler," 'gazete politikası gereğince' eşkıyanın arkasında durarak, karşı faaliyetlere katılmaktan da şiddetle kaçınabilirler. Bunlara kimse itiraz edemez."
Burada üç önemli konu, Ömer Lekesiz'e göre;
1- Yazarları yazılarıyla"Taksim eşkıya kalkışması" destekledikleri ve böylece "fitne ateşine nasıl benzin taşı ..." dıkları için fitneci sınıfına koyuyor.
2- Zaman Gazetesi'ni 'gazete politikası gereği.." gezi olaylarını ya da "taksim eşkiya kalkışmasını"n arkasında durduğunu ve gazetenin de fitneci olduğunu
3- Hükümet cenahına dolayısıyla ne yazarların ne de gazetenin destek vermediğini, hal böyleyken  " karşı faaliyetlere katılmaktan da şiddetle kaçınabilirler."ini salık veriyor.
Peki gerçek nasıl? Yani sorularla durumu açıklığa kavuşturalım ve sonraki paragrafa geçelim.
- Yazarların gerçekten taksim eşkıyasını desteklediğini ve fitne  ateşine benzin taşıdıklarını düşünüyor musunuz?
- Gazetenin politikası gerçekten de destekleme üzerine mi?
- Bir olay olduğunda gazete veya cenah taraf kıskançlığına girdiğiniz partinin gerçekten de yanında olmayıp da karşısında mı olacak?
- Seçimlerde oy vermeleri geçtim. parti kapatma halinde, ünlü davalarda töhmet altında bıraktığınız cenah nerede yer almıştı? siz kişisel olarak eleştirirken cenah nerede yer alıyordu?
İster siz ister kamuoyu cevaplarını bulabileceğini düşündüğüm bu sorulardan sonra aşağıdaki paragrafınıza geçelim.

"Hatta ileriki zamanlarda perde gerisinde gerçekleştirilebilecek muhtemel ittifaklar gereğince yine Başbakanı yıpratma konusunda Bremen mızıkacılarına katılmalarına da itiraz edilemez; politikaları, ahitleri bunu gerektiriyorsa yine yapabilirler. Nasılsa olanlar halkın önünde oluyor ve nasılsa mızrak çuvala sığmıyor. "
Bu paragrafınızda "perde gerisinde gerçekleştirilebilecek muhtemel ittifaklar"dan söz ediyorsunuz.  sizin bu gazeteciliği de aşan bilgilerinizden hareketle soralım;
·         Perde gerisinde gerçekleştirilecek ittifaklar içten mi, dıştan mı yoksa iç dış ittifakından mı oluşacak?
·         Sonra nasıl bir hal alacak ve mesela içten kimler katılacak?
·         Diğer taraftan hizmet cenahı neden buna katılacak?
·         Yurt dışı yurt içi kurumlarının veya kişilerin ne  gibi menfaati olacak?
·         Mesela dershaneleri kapatılmaktan mı kurtulacak?
·         Kendisine tehdit  gördüğü Ergenekon, Balyoz gibi yapılanmalar bitirilecek mi?
·         KCK ve PKK konusunda bir söz mi verilecek?
·         Rusya'da kapatılan okulları mı açılacak?
·         İran'ın Türkiye içi çelmeleri, Azerbaycan'da, Tacikistan'da, Afganistan'da, Irak'ta, Yemen'de, Lübnan'da, Afrika'da çelmeleri mi engellenecek?
·         Şianın yayılmayacağı türkiye içindeki yapılanmaları ve diasporasının yok edileceği sözü mü verilecek?
·         Ne gibi menfaati olacak?
·         Yoksa cemaatçi denilip sürek avlarında hedef mi yapılmayacak?
·         Sizin ve benzer yazarların saldırması mı engellenecek?
·         Ne olacak?
·         Bunlar olmayacaksa neden destek olunsun ki?
·         Hani yakın bürokratları şimdi de atılıyor o zaman da atılacak, dershaneleri şimdi de kapatılıyor o zaman da kapatılacak, İran daha azgınlaşacak.
·         neden perde gerisi olsun ki?
Devamında diyorsunuz ki perde arkası çalışmanızın gereği "Başbakanı yıpratma konusunda Bremen mızıkacılarına katılma.. " ve bunu da  " politikaları, ahitleri bunu gerektiriyorsa" diye bağlıyorsunuz. Hani rezilden rezillik beklenir ancak cinsinden..
Sizin bildiğiniz böyle bir ahit mi var? Ya da metin var da imzalayacak kişi kurumlar  mı var? Onların içinde hizmet hareketi sayılıyor mu? Hani istihbaratçı mı? Bilgi verseniz tamam deriz. Değilse nesiniz?  Bu durumda gazeteci  mi? Onu da geçeli, ÖMER LEKESİZ bir İftiracı mı?
Mal bulmuş mağribi gibi ODTÜ'ye sarıldınız. Cizrede dershane yurt yakılırken nerdeydiniz? Cami de birlikte yakıldı?
"Ancak burada unutulmaması gereken önemli bir nokta var. " diyorsunuz.
Sanki çok önemli de..
"Aynen ODTÜ'de olduğu gibi, Taksim Darbe Komitası'nın kendilerinden olmayanlara karşı yürüttükleri kin hareketi, ona maruz kalanların şahsiyetleriyle birlikte asıl onların temsil ettikleri değerleri hedef alıyor."
Bu iyi niyetli cümlenin devamında diyor ki yazar
"Dolayısıyla hem o şahsiyetlere hem de temsil ettikleri değerlere yapılan saldırılarda 'bir taşla iki kuş'un vurulması hedeflenmiş oluyor. Onlara destek olanlar da bunlardan sadece ilkine destek veriyormuş görünmekle birlikte aslında bu çifte sonuca destek vermiş oluyorlar."
Taksim eşkıya kalkışmasını desteklediğini peşinen ileri sürüp yukarı mahallede kendisi de inanıp başbakanın şahsında tüm değerleri görüp saldırının da değerlere yapıldığı tezinden hareketle -hem de Taksim'de olan herkesi de töhmet altında bırakarak - siz o gün karşı çıkmadınız destek verdiniz. Bu gün ise eşkıya saldırısı size ve değerlerinize döndü Ali Cengiz oyununu oynuyor. Duvarın temeline döşediği eşkıyayı desteklediniz tezi söz fiiliyat ve kanunla berhava edilir ve ondan hareketle kurulu önerme de yıkılır.
Çocuğun velayetini karara bağlayacak mahkemede maznun bed bakışlara aldırmadan "çocuğun babası değilim" dediğinde ispat için devlet aklı devreye girer ve maznun haklı bulunduğunda ise "ama biz hep baştan beri böyle söyleyip durduk" çığırtkanlığı haklı olur mu? Ülkede istihbarat emniyet vs vs devlet kurumları var destek vermişler mi? Verseler başbakan olimpiyat kapanış programına gelir dakikalarca alkışlanır ve o da takdir dolu laflar eder miydi?
Eder diyorsanız o zaman ODTÜ olayında siz haklısınız. Değilse siz ODTÜ  olayına sarılabilirsiniz. Malum bitlerin hepsi kırılırsa kaşıntısızlık rahatsız eder.
"Tıpkı MİT kalkışmasında olduğu gibi Hizmet'in hemen aynı nedenle Taksim eşkıya kalkışmasında kurşunu ikinci kez yine kendi ayağına sıkıp sıkmadığını tartışmanın yeri burası değil. "
İki ispatsız konu. Biri KCK OLAYI savcı mit ile ilgili diğeri siz öyle takdim ettiğiniz için öyle olacak değil ya mantığı olayı.
"Hizmetin yayın organı da düşünce ve ifade özgürlüğüne engel olamayacağı için burada ferdi bir durum ortaya çıkmakta, bizim de zorunlu olarak sadece bunun üzerinden konuşmamız gerekmektedir. "
"Örneğin Başbakan'ı sevmeyebilir ve onu sevmeyenlerin iftiralarını çoğaltmayı, itirazlarını belirginleştirmeyi tercih edebilirsiniz. "
Başbakanı sevme sevmeme meselesi içinde bulunduğunuz camiada daha belirgin. Kimse MGVve İran zihniyetini eleştirmiyor, bu bir. Başbakana  iftira atıldığını;
- Neler söylenmiş? Sonra bu iftiralar  nasıl çoğaltılmış?
- itiraz etme hangi konuda neler var
- İftira ile itiraz bir mi tutuluyor? "  iftiralarını çoğaltmayı, itirazlarını belirginleştirmeyi" derken peşi peşine ileri sürdüğünüz bu durum camiayı sadece itirazcı yapmaz iftiracı da yapıyor. İftirayı yaygınlaştırma aynen hatta daha ağır iftira demektir.  
- Sayın yazar teklifiniz" iftiralarını çoğaltmayı, itirazlarını belirginleştirme" dir. Kendiniz bunu yapsanıza. Hem mızrak da çuvala sığmadığına göre olanlar da herkesin gözü önünde olduğuna göre
- Yapmasanız sadece  iftiracı da olmuyorsunuz, başka şeyler de var ki hesabı ahrete kalıyor.
- Hani " ODTÜ'de olduğu gibi, Taksim Darbe Komitası'nın kendilerinden olmayanlara karşı yürüttükleri kin hareketi, ona maruz kalanların şahsiyetleriyle birlikte asıl onların temsil ettikleri değerleri hedef alıyor. " diyordunuz ya işte sizin bizim o değerlerimize bir de siz saldırmış olacaksınız? Yani onlar dıştaki eşkıyalar siz de içteki dost olarak saldırmış olacaksınız.
- Ee artık bunun altında kalmaz camianın yaygınlaştırdığı iftiraları açıklarsınız artık.
"Bunda bir problem yok;" bence var attığınız iftiralar orta yerde duruyor. Sonra " sevgisizlikteki dozlar uyuşmuş olabilir" diyerek bir kitleyi başbakanın karşısına başbakanı da onların karşına atma oyununu oynuyorsunuz. Devamında ise  içten içe sevincinizi dışa vururcasına diyorsunuz ki; "  hatta şu ya da bu nedenle oluşmuş muhtemel bir kuyruk acınızı "  neler size söylendiyse artık?  neyse bu " kuyruk acı.." sını da "eşkıyanın nefretiyle nişanlayarak azaltmayı düşünmüş olabilirsiniz." diyerek nasıl aşağılık bir üslubu tercih ettiğinizi görün.
Önce kuyruk acısından başlayalım.
1-      PKK bitirilsin istedik ama PKK daha bitmedi. hatta KCK olarak şehirlere de yayılıp kök salması söz konusu ve bölgede dindarlara yaptığı baskı camianın hassas konusudur. üstelik camiayı PKK açık hedef yaparken sizlerle ittifak yapıyor. Camia bu konuda propaganda yapmasına rağmen sizin ve PKK lobisi kadar başarılı olamadı.
2-      Ergenekon vb yapılanmaları biz Zındıka komiteleri olarak bilip sürekli onlardan baskı gördük. bu baskı üstadımız döneminde yoğun sonra dozu dalgalı devam ederken sürekli tahşidatını yaptık. zaman geldi "fasa fiso" dendi. ses çıkarmadık. sonra cesur savcılar, mahkemeler, kolluk kuvvetleri, iktidar çıktı ve mücadele başladı. çok da mesafe alındı. Ama daha başlangıcı sayılabilecek aşamada her şey tersyüz edildi. Halbuki biz destanlar yazacağımız yüzyıla girdiğimizi sanıyorduk.
3-      Bu iktidardan önce Asya Avrupa Afrika Amerika'da yalnız süvariler olarak at koşturuyorduk. iktidar da bizim yanımızda bize destek çıktı. aşkımız şevkimiz kanatlandı. derken birileri Osmanlıcılık oynayalım dediler onlar da inandı. aman vakti değil desek de olan oldu. Şimdi ise değerli yalnızlık destanları ile bizim yol arkadaşlarımız evlerine döndüler biz yine yalnız kaldık.
4-      Tahkiyeci İran'a güven olmaz dedikçe birileri İran adına yapılır işler yaptı Marmara gemisini Akdeniz'de İsrailli korsanlara götürdüler ve dokuz canımız gitti.
5-      Eğitimde çağ atlayacak devrimleri İran mahbubları kıskandılar sonra da başbakanımızı dolduruşa getirdiler. başbakan konuştukça kırıldık. kırıldıkça içimize kan aktı. dostlarımız üzüldü. düşmanlarımız sevindi. Mesela bize Ayşe ninenin beş koyununa göz dikmiş aç gözlü, merdiven altı işler yapan ve ÖSYM'yi de kendilerine uyduran kişiler dedi. çok alındık.
6-      okullarımızda eğitim dibe vurmuşken, MEB'de o kadar solcu varken ve bunlar koro halinde başbakana küfrederken yalnız bırakmama adına MEB dedik. Gittik ama solcuların sözü geçti bizi Ömer Dinçer cemaatçi diyerek horladı. Taksim eşkıyaları isyan bayraklarını kaldırdıklarında o solcu öğretmenlerle birlikte sizin devrimci arkadaşınız ihsan eli açık öğrencileri panzerlerin tomaların önüne itti. Biz onlara canlarımız diyorduk. onları geleceğin fatihleri yavuzları diyorduk. Ama bizi okulda görmek istemeyen zihniyet bizi dershanelerimizde de görmek istemedi. PKK nu dershaneler Kürt halkını asimile ediyor  kapatılsın derken canımız da kapatılsın dedi. belimiz kırıldı ne kuyruğu?
7-      28 ŞUBAT SÜRECİ'nde teftişler sırasında Dersanelerimize gelen müfettişler bayan öğretmenlerin başına ellerini uzatmış peruk mu diye kontrol etmiştim dediklerinde ahhh bir gün gelecek de kurtulacağız dediğimiz günleri takip eden günlerde iktidar değişti. Ama zihniyet canlı kaldı. Öyle ki izmirde dayak yiyen başörtülü din kültürü hocamıza ne yapıldı sormak isterim?
8-      ODTÜ diyorsunuz. Destekleyeceğiz diyorsunuz. Cemaatçiyiz diyorsunuz. Ama inan ki inanmıyoruz. Neden mi? Ordudan atılan binlerce subay hikayeleri var ve başörtülü suçlar dosyayı doldurmuş. Onlar için ne yaptınız ki şimdi bize yanınızdayız diyorsunuz?
9-      Ülke malları hortumcuya gitmesin dedik. Ama hortumların kendilerine uzatıldığı eşkıyanın tomalara şöyle taş atın şöyle saldırın dediklerini televizyonlarda gördüğümüz kişiler canlarımızın reklamcıları çıktı.
10-  Mahkemeler adil yargıçlara teslim edilsin ve bunun üzerindeki mezhepçi çizgi kırılsın diye referandum yapıldı. Sandıklara koştuk. Denildiği gibi de olmaya başlamıştı. Ama öğrendiğimiz kadarıyla kendileri için sandıklara koştuğumuz yargıçlar yeni çıkarılan kanunlarla bırakın seçilmeyi seçimde oy bile kullanamayacaklarmış. Halbuki minareler süngümüz diyen sayın başbakanımızı mahkum ettiklerinde, Ferhat Sarıkaya savcımız iddianame hazırladığı için meslekten men ettiklerinde, Başbakanımız Adnan Menderes'i düşkün yapıp kukla mahkeme karşısına çıkarıp sonra da boynuna ilmik geçirdikleri hüküm okunduğunda.. biz bir daha bunlar yaşanmasın diye CESUR YARGIÇLAR için sandıklara koşmuştuk.
11-  Özalımızın emaneti Emniyet istihbarat örümcek ağı gibi ülkeyi saran çetelerle mücadele etmiş ve davalar açılmıştı. Ama duyduk ki tecrübeli kadro görevden el çektirilmiş. Hikmet -i hükümet deyip ne yapabiliriz ki dedik.
12-  Onu sevme suçmuş gibi o Amerika'da biz burada. onu güldürememe bizi üzdü.
ama Ömer bey biliyor musunuz bunların hepsini senin bizi nikahlayalım da acınız dinsin dediğin o eşkıya sevinçle karşıladı. senin İrancıların da çok sevindiler. ama biz sevinmedik.
Bir gün gelir de kapıyı çaldığında kim o denildiğinde  SENİM diyen sesini duymak için kardeşimizi bekleyeceğiz. Dünyada isteriz. olmasa ahirete haklarımızı helal ederek gideriz. Orada zaten ali divanda küslük olmaz.
"Esselamun aleyna alaibadillahi salihin" hitabına mazhar olmak için bu dünya o dünya bekleyeceğiz.
Peki sen zihniyeti? siz ne düşünüyorsunuz?

 Diyorsunya "Bu sizin dokunulması mümkün olmayan ferdi seçiminizdir. " evet dokunma hemen uzaklaş.
Sonra biz başbakanımıza ne de "Başbakan'ın partisine 'dinci' olduğu için sövülmesi, Başbakan'ın namaz takkesiyle, mümince göz yaşıyla alay edilmesi, Başbakan'ın içki karşıtlığıyla, nesli koruma kaygısıyla dalga geçilmesi..." sevindik. diyorsun ki " birinci durumdaki aşırı şartlanmanız nedeniyle tüylerinizi diken diken etmiyorsa.. " ve diyorsun ki " burada ciddi bir problem var demektir. "  BU İFİTRALARI CEMAAT Mİ ATTI. BUNLARI CEMAAT Mİ YAYGINLAŞTIRDI? ifitralarına mı yanalım? İsminin manasını kavrayamayışına mı yanalım?
Aşağıdaki satırlarınızda ise Ömer bey demogojide zirve yapıyorsunuz.
"Bu noktada sizi kendilerinden bilmiş, yazılarınızı, kitaplarınızı okumuş, sizi dinlemek için zamanlarını harcamış insanlara bir şey söylemek zorunda olmanın ötesinde siz kendi temsil ettiğiniz değerlerin saldırıya uğramasına, aşındırılmasına, kötülenmesine karşı çıkmayan fert olma niteliğini hak edersiniz."  İşte problem budur ve böylece bu satın aldığınız durum nedeniyle söz konusu çifte sonuca da bağlanmış olursunuz."
Cevabı yukarıda yeterince verilmiş satırlara sizi havale ediyorum.
Salih Tuna'nın 'Başörtüsüne saygısızlık yaptığınız her yerde hepimiz 'cemaatçiyiz.' yazısına gelince onun bizim yanımızdaki değeri  Salih Tuna'nın hocamızı her dinlediğinde "ben de beraberinde ağlarım" sözündeki gözyaşları kardeşliğidir.
" Çünkü, muhtemel bir fayda hesabıyla kurulan ittifakların, müttefiklerin karaktersizliği sabitse hiçbir garantisi olamaz. "
Korkma bizim böyle hesabımız yok. Ve kimseyi boşuna korkutma biz insanlığa İslami anlatmak için yola çıkmış insanların efendisi resule insanları getirmek cehdinde olan insanlığa hizmet cemaati olmak istiyoruz.
Ne aşağıdaki paragrafın
" Nitekim onların karakterleri ODTÜ'de ifşa olmuş, asıl düşmanlıklarının kendilerinden olmayan herkesi kapsadığı apaçık bir şekilde ortaya çıkmıştır. " bizi  ürkütür. Ne de biz onları toptan cehenneme göndeririz. Biz onlardan yarın Halid bin Velidler  çıkabilir sözünü müjde kabul etmiş ve bir gün onun gerçekleşeceğine inanmış, bu bakımdan da incinsen de incitme felsefesiyle ODTÜ lüyü ÇAPULCU'yu  anlı secdede göreceğimiz günlere kadar sabretmeye, dua etmeye  kilitlendik.
Tuzluçayır kompleksinin birgün bize Selmanı Farisileri de getireceğine inanıyoruz.
Hak dostlarını Allah yalancı çıkarmaz inancımız bize bunu söylüyor.
diyorsunuz ya"Umarız ki, ilgili yazarlar bari bundan sonra doğru düşünürler. " bunu böyle bilin ömer bey.
diğer taraftan yazının başlığına mı sadık kalsak yoksa "Hoş, düşünmezlerse de bizler buradayız ve hepimiz 'herşeye rağmen' 'cemaatçiyiz'." cümlesine bakarak gel kardeşim sen de gel. isminle gel mi desek?
Suat Güven
siyaset bilim uzmanı