Powered By Blogger

19 Eylül 2013 Perşembe

BİR TORUN BABAANNESİNİ ANLATIRSA



BİR TORUN BABAANNESİNİ ANLATIRSA

LALİZER  HANIM

Köyde bulunduğumuz kısa dönem içinde  babamla ilgili  gözlemim şu oldu babam yetim çocukları çok severdi. Onlara daha bir itinalıydı. Akrabası olsun olmasın tavrı buydu. diğer bir çok güzel özelliği bir tarafa bu her zaman dikkatimi çekerdi.  Gerçi babam da yetim büyümüştü, tıpkı diğer amcamlarım gibi ama bu bizde sadece malum u ilam  bilgiydi. Duygusal bilgi değildi.

Doğrusunu söylemek lazımsa babamla muhabbetimiz ben yurtdışına gidip geldikten sonra başladı. O zamana kadar konular da konuşmalar da kısıtlıydı. Ne sorularım ne anlatımı tatmin ediciydi.  Yaş ilerledikçe sen baban yolunda gider baban da sana kuramadığı yakınlığı kurcalar.

Bu günlerde ise bir birimizi çok az görüyoruz ve genelde sohbet telefonda oluyor. Sondajlama sorularımla kuyudan su çekme ne kadar olabiliyorsa o kadar? Buna da şükür ama yetmez. Daha fazlasını ısrarlı ters sorularla alırım. Böylece babamın sır  küpünden çatlak oluşursa su sızdırması mümkün oluyor. Demek istediğim duygularına girecek olursan duygusal hatıraları dinlersin.  Sen konuşmadan önce hazırlıklı olacan ve önceki konuşmaları da unutmayarak ters sorunu soracan gerçi kaç insan vardır ki bu taktik karşısında dökülmesin? 

Bunları neden  anlattım? 

Bir gün babamı mevlid kandili için aramıştım. Yolda akşam vakti kulağımda telefon eve doğru yürürken içimden babamı aramak ve mevlid kandilini de tebrik etmek geldi. Numarayı çevirdim. Alo dedim. Gelen cevabi ses karşımdaki aradığım insanın sesiyse devam ederim. Yani duraklama yaparım.  Sesteki kişinin babam olduğuna emin olduktan sonra selam kelam karşılıklı devam etti. Sonra sıra onun mevlid kandilini tebrike geldi.  Ozaman kadar kurmadığım bir cümle ile mevlid kandilini tebrik ettim. Dedim ki;

-          Baba peygamberimiz de senin gibi yetim büyümüştü. Şimdi hem senin  ve peygamberimizin mevlidi kutlu olsun, mübarek olsun dedim.

Sadece saol dedi. Sessizlik oluştu. Bir şeylerin yolunda gitmediği içime doğdu. Sessizliği de yine ben bozdum. Dedim ki;

-          Baba düşünüyorum da biz baba diyecek birini bulduk. Bu yaşımda bile baba diyebiliyorum.  Ama sen kimseye baba diye seslenemedin. Üç aylıkken babanı kaybetmişsin  büyüdüğünde paçasına yapışamadın her yaşta sen babasız büyüdün.  Onun içindir hepiniz annenizi yani ninemi çok severdiniz. O sadece anne değilmiş.

Ben bu sözleri bir duygulu ama rahat kurguyla söylerken karşımda derin bir yarayı kanırttığımı hiç düşünmemişim.  Çam devirmiştim. Doğru.. Ama bir devrinde sır defterine göz atma şansı oluşmuştu.

Babam, hüzünlü bir ses tonuyla 

-          Ahhh sen onu  birde bana sor. 

Bu arada ben de duygulanmıştım. Babam ise kim bilir hangi tarifsiz duygular içinde ömrünün 70 yıllık serüvenine dalmıştı. Düğmesine bu mübarek günde bastığım hayali sinemasında  babasının köyün karşısında her daim gördüğü mezar taşına odaklandığı kesindi. Gelirken giderken mezara sadece el fatiha mı dediler? Daha fazlası yüzünü göremediği babasını nasıl hayal etti? Babasız geçen günlere mi duyamadığı ses mi neye ağladı? Ya rüyaları evet rüyaları da babasız mı görüldü? Annesi  ve abileri olan insan, babam ve kendinden yaşça büyükleri ortak cümlelerle ifade edilebilecek duygular.

Dedem Bedihi bey savaş gazisi ve köyümüzde  meftundur. I. Dünya Savaşı derken  Kurtuluş Savaşı yıllarında süvari fırka komutanıdır. O dönem askerlik anlayışında en imrenilen askerlik süvari fırkalarında askerlik yapmakmış. İsmet İnönü'ün hatıralarını okuyanlar burada sitayişli sözleri çok sık duyarlar. At üzerinde savaşma mevziye girme gereği duymadan mertçe ileri atılma süvarilerin yaptığı işlerdir. ok kılıç kalkan devrinde de top tüfek devrinde de bu askerler 3000 yıllık geleneği sürdürmüşlerdir. Milliyetine bakılmaksızın her kes süvari askerlerine saygı duyar.

Süvarileri olmayan günümüz orduları açığı helikopter gibi hava araçlarıyla karşılarlar. Süvari askerleri hileli savaşmadıklarından dolayı kişilikleri de mertçe olurmuş.  Bu söylediğim ordu bünyesinde süvari birlikleri için geçerli değerlendirmelerdir.  Çeteler için değil, tabi.
İşte dedem böyle bir birliğin komutanı olarak savaşlarda bulunmuş. savaş bittiğinde ise bugünkü köyümüze gelip yerleşir,  emekli maaşını da o günlerde kurulmuş fakat zayıf haldeki kızılay cemiyetine bağışlar.  Dedem köy yaşamında iken  deprem olur ilk hanımını kaybeder. İki yetim çocukla kalır. tekrar evlenir. Yeni hanımı lalizer ninem olur.  

Ninem köye gelin geldiğinde kaynanası kayın atası elbette yoktu. Onlar çoktan rahmete uğurlanmışlardı. O bey kadını olarak millete ana olmak için gelmişti. Yaşı küçüktü ama sorumluluğu büyüktü. dedemin Lalizer ninemden bir kız  olmak üzere 6 erkek çocuğu daha olur. 

Köy yaşamında dedem emekli olmuş ama bir türlü sivil hayata da alışamamış. Diğer taraftan  Atatürk inkılapları peşi peşine olmakta devrin muktedirlerinin gözü eski askerlerin üzerindedir.  Devrimlere karşı isyanlar çıkmakta o süre içinde bu baskı çift taraflı devam eder. O ise dış düşmanla savaşmış içte her kes kardeşidir. derken birgün gelir o da ölümlüdür ve ölür. Arkasında önceki hanımdan iki, ikinci hanımından yedi çocuk yetim bırakır ve dul eşi daha 35  bilemedin 40 yaşlarındadır.
Çocukları için Lalizer hanım artık hem anne hem de babadır.

Konak odasına gelen her misafir bey konağı olarak gelirdi. ninem de onların ev sahibiydi. çocuklarının coşkusu yıllar yılı geçse de bey çocukları ve annesinin oğulları kalpten yükselen bir mutluluk misafire bey oğulları olarak hürmette kusur etmeme şiarı sürdürülmüştür.  Gerçi bey konağı vardı, bey hanımı yaşıyordu, oğulları de karakterde beydiler ama bey yoktu. Tarifsiz tarif içinde bey yoksa toprağın dehrine bırakılan naaşı sürdürülen geleneksel  hüzne de işarettir, aslında. Her daim rahmet içinde hatırlanan kutsal yas. Yetimlerin yaşı ilerledikçe hayal defterlerine bir sayfa daha açarak "aziz babam bugün de sensiz ama sen varmış gibi .. " kesik, hayali cümlelerle yazılan satırlar; sayfaları, defterleri çoktan doldurmuştur. Çoğunu kurgulayanın da unuttuğu bu satırlar yetimlerin zihnindeki kilitli mahfazalarda ebediyete uğurlanır. Baba yetimi  emanete sadık bu sayfaların açılacağı yer Allah'a malum kul için ise,  baba huzurunda olacaktır. 

Yaşayanlar için ise "dedem sen bu günleri görseydin" ya da "deden bu günleri görseydi "ya da "iyi ki bu günleri görmemiş" ..  Gerçekte öyle mi? Ölen cisimdir. Devam eden ruhtur. Ruh sadece dünya bedenin tekrar giyemiyor.  Kuruntularımız bir yana halbuki o hep gördü, O hep duydu. Bizim için onları rüyalarımızda görmemiz nasıl doğruysa uyanıkken onları yeni hallerinde görememiz de öyle doğrudur. 

Babam bu duyguları mı daha fazlasını mı neler yaşadı o an bilemem. ama ben farkında olmayarak ona bir ok daha saplamışım. annen demişim.  o da artık aramızda yaşamadığına göre ona demişim ki bir de annen vardı. yani ninem.

Evet bir de ninem vardı.

Adeta babama demişim ki, senin annen de yok. Sadece peygamberin babasızlığı değil annesizliği de kaderin olmuş. O muhtemeldir ki hayali sinemasında annesiyle geçen günlerini de izledi. Duyguları, kalbe akıtılan serinlikler soğukluklar. Hasret ve ahlarla yürekten yükselen fırtınalar. Ninemi anlatmak biraz da babaın amcamların hüznüne tanık olmak demektir.  Dedem rahmetli olduğundan  çocuklarına hem anne hem baba olmuştu ya. 

70 inde bir yetim ve öksüze hatırlattığım ninem benim için çok özeldi.  Ben ninemin en küçük oğlunun büyük oğluydum. Benden yaşça büyük torunlara tek eşitlendiğim ninemin torunu  olmadır. Bu imtiyazımı hiç kaybettiğimi düşünmedim.  Ne şımarıklık ne hakaret ne incitme..

İlk karşılaşmamız nasıl olmuştur, acaba? Ben hatırlamıyorum o da öldü. İkimizin de şahitliği anlam ifade etmez ki. Şahitlere gelince onlara hiç sormadım. Hani annem babam amcalarım dayılarım amca oğul ve kızlarından o dönem aklı başında olanlara hiç sormadım.  Sormayı da düşünmüyorum.
Ayaklandığım yaşlarda onu ben gördüğüme göre o da beni görmüştür. Hatıralarımızın başlangıcı benim çocukluğum onun ise, dinç sayılır, olgunluğu dönemine denk düşüyor.  İlkokul a ve camiye yalnız gitsem de onun oturduğu oda yazları minder koyarak üzerine oturduğu seki, evler, sokaklar  ise, bizim ortak mekanlarımızdı. 

Ortaokul , lise ve üniversite ise gurbet yıllarım sayılır. İzne geldiğimde önce onu ziyarete gider ellerini öper ve sonra evime giderdim. Evde bir süre kaldıktan sonra akşamları yine yanına giderdim. İznim bitene kadar bunu  bir kaç kez tekrarlardım.  Ama nineme Allaha ısmarladık demeye gitmezdim.  O ninemden kopma demek olurdu. Ninem her ziyaretimde ellerini öptüğüm zaman o da gözlerimi öperdi. Yanına diz üstü otururdum. O bir kaç hal sorusu sorduktan sonra ya kendisi  kalkar ya da çağırdığı bir torununu sandığına gönderir kuruyemişlerden getirtir bana buyur ye derdi. Yemesem darılırdı. Harçlık vermeye çalışırdı almasam kırılırdı. Bunu sen benim için özelsin demek için mi yapardı? Anlamak çok zor.  Doğrusunu söylemek lazımsa hoşuma giden bu tavrı kurcalamadım. Hatırladığım kadarıyla o her misafirine yaşına bakmadan hürmet göstermeyi şiar edinmişti.  Zaten herkesin annesi ninesi olmak başka türlü nasıl olabilirdi ki?

Taziyelerde ağlar mıydı? Bilemem. Bildiğim büyükler hep onun yanında otururdu. O erkek meclisinde de kadınlar arasında da her daim en saygın kişi idi.  Oğulları yanında çocuklarını ismen çağırmazlardı çocuk sevmezlerdi. Ona saygı örfe saygıydı. 

Bizim ev Bursa'ya taşınmıştı. Ziyaretlerim babamlarsız iki yıl boyunca fırsatını bulduğumda köye gidip onu görme onunla daha fazla kalma şeklinde devam etti.  O beni babam, annem kardeşlerim adına kabul ederdi ben de onlardan biri de ben sana geldim duygudaşlığı o ortamda sürerdi. Gerçi onun yanında otururken aile hasretini de giderdiğimi söylemeliyim.  Daha çok kalışlarım yine de ayrılma vaktine çatardı. Tekrar gelmemi -aslında hiç gitmesem daha iyi karşılardı ya neyse-  tembihledikten sonra nemli  gözlerle uğurlardı.  İçimde tarifsiz boşluk kalır konuşma, neşelenme mümkün olmazdı bu ayrılıklarda. Tek teselli her zaman emin ellerde olduğunu bilmedir.
Gidiciliği kalıcılığı kadar bu uğurlamaları karşılamaları son senenin sonbaharında bitti. Ben artık gidemedim. O da beni göremedi. Hayalimde en kötüsünden bir önceki hali kalmış. O da iyi sayılırsa.. En son gördüğümde gözleriyle güler gözleriyle ağlardı. Çocuksu saflığa kavuşmuştu. Eğilmiş iskelet, ağarmış saçlar, ellerinde mor damarları deri gizleyemiyordu. 

Konuştuğum kişilere her sorduğumda halinin daha da kötüye gittiğini söylerlerdi. Her zaman kaldığı mekanı da bu arada değişmişti. Uğurladıkları arasında ikinci gelini vardı.  Her geliniyle arkadaş gibiydi. Ama bazıları sanki sırdaştı. Hüsnücemal yengem böyleydi mesela. Onları hiç kavgalı görmedim.  İlerleyen yaşında iki arkadaşın biri ne yazık ki hastalandı. Ona bakamaz oldu.
Ninemin bundan sonra cemil amcamlarda kaldığını biliyorum. Biliyordum  ve ziyaret etmem de lazımdı.  İstanbul'da çalıştığım dönemde Erzurum'a ninem için gitme isteğim arttıkça engeller çıkıyordu. En son askerlik tecili nedeniyle gidecektim, bu kesindi ninemi de ziyaret edecektim. Gittiğimde bambaşka problemler çıktı. Gün içinde İstanbul'a dönmek zorunda kaldım. Ninem bunu duymuş yanına gidemediğim için ise çok üzülmüş bense sanki ninem ölümsüz olacakmış  gibi askerlikten sonra mutlaka giderim diyerek  kendimi avutmuştum. Ama  ben askerde iken ninem vefat etmişti . Telefonda amcamı aramıştım. O yokmuş başka biri bana söyledi.  Herkes dört bir taraftan köye yol almış o da onlar gibi son deme yetişme telaşındaymış. Telefonda sadece rahmet diledim. Telefonu kapattıktan sonra buruk bir sevinçlik bile duydum.  

Telefonda o gün ölüm haberini aldığım ninem değil de benim köy hatıralarım, sevinçlerim mutluluklarım oldu, adeta. Zihnimde köye gitmek için bir nedenin kalmadığı adeta yerleşti.  Bu mantıksız neden bir süre de devam etti.

Asırlık çınarın son saatleri gurbette olan olmayan herkesi  toparlayacak merasimin ilk anlarıydı. Yalnız uğurlamasız yolculuk değildi onunki.  Hem emanete de ihanet etmemişti. Şahitleri yer gök ve tanıdığı bütün insanlardı. İmamın alışıldık sorularına cemaat içten şahitlik, helallik verecekti.  Ve şahitlikleri de hiç kesilmeyecekti.  Bundan sevinç duymak lazımdı.

Sevinç duydum çünkü gezemeyecek kadar zayıflamıştı.  Yaşlanmış, konuşması işaretlerle daha kolay anlaşılır hale gelmiş ve  ninem için yaşamak çile haline gelmişti. Ama ömür dediğimiz dünya hayatı ölümle son bulabilirdi ve o da ninemin isteğiyle değil Allahın isteğiyle olacaktı. Ninem de bizlerde bunu biliyorduk.  Yaşaması bizi teselli etse de kendisi  ahirete yolculuğa  daha yakın duruyordu. 
Ninem vefat ettiğinde ilkbahardı. Denildiğine göre hafif hafif yağan kar ve görülmemiş bir cenaze cemaati  ninemi toprağın kara bağrına uğurlamışlar.  Yer ağlamış, gök ağlamış cemaat ağlamış torunları çocukları herkes ağlamış. Peki kim neye ağlamıştı? Annem derdi ki her kes cenazede kendi derdine ağlarmış.

Oğulları kaybettikleri annelerine mi? Baba yadigarına mı? Neye ağladılar?  Torunları dedem yadigarı Osmanlı hanımefendisi ninelerine mi? Cemaat de ağladı. Gökler de ağladı. Yer rahmeti bağrına çekip yumuşarken gelen misafirine ilk bahar toprağını sundu. Gök pamuktan  daha yumuşak sulardan daha serin karlarını yağdırdı. Allah bu kuluna mahlukatı göz yaşına boğdurarak neyi hatırlattı?
Ebedi hayat, şerefli hayat mı ağlatır?

Ninem de gideceği diyara topraktan bir kapıdan geçerek gitti. biz ona mezar diyoruz. İki tarafında iki kazık ya da taş levhalarla onu orada bilerek her seferinde karşısında hatıralarımızı tazeleriz. Ama solan çiçek, ne kuruyan ot, ne ölen insan bir daha dünya hayatına dönmeyecek ve hatırası da dünyalık vücut kalmış mezar kardrobunda ..

Peki nedir mezarlarımız? Niçin varlar? Evet bu soruların havada kalmaması lazım. Mezarlarımız var çünkü içinde bizden canlar var. Mezarlar var çünkü onlar oradan ukbaya uğurlandılar. Bizim onlara seslenişimiz onların bize ses verişi o tılsımlı kapıyla mümkündür. Onlara armağanımız olan dualarımızı gönderdiğimizi söylerken onlara takdimi de Allah o kapıda haber verdirir.
Onlar müsadeyle berzah libası giyip aramıza geldiklerinde  üzerinde isimli isimsiz kapılarından yani mezarlarından çıkarlar gelirler ve giderler.  Biz onları orada görmek istediğimizde onların gelip de bizi kabul ettikleri nizamiye kapıları da oralardır.

Yaşı ilerleyen her bir evladı toprağa babalarına bak bir evladın daha geldi duygularıyla  mı uğurlanır ? Bu duygular ne acip duygularmış, meğer? Dedemin çok torunları oldu. Hatırladıklarım yaşça büyük küçük her vefat kabristanda ona bir misafir gönderme gibi olmuştur. Onları  orada teselli dedeme dedemi de neşelendirme torunlarına kalmıştır, artık. 

Rüyalarımızda biz onları gördüğümüzde bilin ki ruhlarımız bir arada ve perdesiz konuşuyorlar. Onlar bizi,  biz onları Allah izin verdiği için duyuyoruz. Rüyalarımızda biz de ölüyüz. Çünkü uykudayız. uyandığımızda bizim için günlük mahşer yani dünya hayatı başlarken onlar için berzah Mahşerde son bulacağı güne kadar nazarımızda ölülükleri onlar  için ise bizim ölümlülüğümüz devam eder.
Hadislere göre bir kişi defnedildiğinde ameline göre onu kabrinde ölüler ziyaret edermiş. Aynen bizim gidiş gelişlerimiz gibi. 

Ninemin vefatından sonra onu rüyalarda bir keresinde  bana kızarken gördüm. Bazen bana eskisi gibi  davranırken gördüm.  Ona hiç kırılmadım darılmadım. Hep şefkatine muhtaç gördüm kendimi. Zaten  yanındayken de rüyalarda da kendimi hep 15 inde başımı okşayacağı yaşlarda görürdüm ki halen daha öyledir. Çoğunlukla 40 bilemedin 45 yaşlarında gördüm.

Son gördüğüm bir rüyada ise farklı duygular içinde kaldığım muhteşem  ninemi gördüm.
Ninemden fikir almak  için gitmişim  ninem  hem bana fikir  vermiş hem de bana bir görev vermiş.  Ben de bunları yapmanın hazzıyla ninemin yanına gitmişim tekrar. Salon gibi bir yere giriyorum. Ninem ayakta sırtında bir atkı var başında az gösterişli örtüsü arkasında gelinlerinden torunlarından bir grup tanıdığım kadın kız onlar da onun gibi ayakta pür sessizler. Ninemin karşısında tanıdığım erkekler var. Ninemden kendi işleriyle ilgili bir şeyler sormaya gelmişler. Ninem anlatıyor onlar da dinliyorlar. Cümleler  yalın ama anlattığı konu gayet net anlaşılıyor. Maksat hasıl olduktan sonra o kişiler çekiliyorlar. Ninem de kendisine hazırlanmış minderine gelip oturuyor. Ben de yanına yaklaşıyorum elini öpüyorum.  O işlerimi soruyor. Ben onları kolaylıkla hal ettiğimi, bu arada ona ağlayarak ve de ellerinden de defalarca  öperek  şunu söylüyorum. Nineceğim diyorum biliyor musun sen ve ben ne yapmışsak -o sürede bana görev verdiği neyse hatırlamamakla  beraber  konu böyle-  peygamberimizin çok hoşuna gitmiş ve bizi  çok sevmiş. Diyorum ağlıyorum. Sarılıyorum. Bu arada bir şey  fark ediyorum ninem bizim bir yaşındaki bebek görüntüsüne kavuşmuş. Ninemi bu halde bırakıyorum ve uyanırken de ağlamaklığım sanırım devam ediyordu. 

Allah bilir ninem affa uğramış. Çocuk gibi tertemiz olmuş. 

Ben hiç dedemi göremedim mi yoksa  babamın babasını  hiç görememesi mi,  hangisi ağırdır? Yetimler hiç büyümez derler , doğrudur. Onlar Azrail tarafından 70 inde 80 ninde fark etmez  ruhu kabzedilirken bile yetimdirler. 

B rüyayı 20113 ramazanında gördüm. Sabaha kalkar kalkmaz babamı aradım. Rüyayı anlattım. Göz yaşları içinde ancak şunu diye bildim; "Baba biliyorsun sen de ben de ninemi çok severdik." Daha da sürdüremedim.

Tekrar sondajlamaya gelince farkında olamadığımız duygu birliğini yakalamışız.

BUNLARI DA  GEÇEMEDİM

Her anı her günü bir hatıra olarak kalan çocukluk hatıralarımda ninem de bir kahraman olarak yer almışsa ne o hatıraları ne de ninemi unuturum. 

Bir vakitler iri yarı bir köpek bizim ve amcamların yaz kış bekçiliğini yapar, her kese de ürperti verirdi. Biz çocuklar için ise köpek mülayim bir dosttu. Ama istismar da ederdik. Bir gün gölgede dinlenmekte olan köpeği taş atarak rahatsız ediyorum. 7 yaşlarında olmalıyım. yanımda amca çocukları  ve ben köpeği rahatsız ediyoruz. Bir, iki, üç taş atmalarım devam ediyor. Yaz sıcağı, öğle vakti. Ama köpek  beni sadece hırlamalarla uzaklaştırmaya çalışıyor. Beni gören ninem sonucu tahmin etmiş olacak ki bize doğru bir taraftan sesleniyor ve hızla geliyor. Bu arada ben bir taş daha attım. Atmamla birlikte köpek öyle bir hışımla ayağa kalktı ve daha ne olduğunu anlamadan omuzumu ağzına aldı ki aklım durdu. Ben bağrışmalar arasında galiba omuzum ve kim bilir daha  ne olacak derken  köpeğin bırakın bunları yapmasını omuzumu dahi acıtmadan bıraktığını ve hırlayarak tekrar gölgesine çekildiğini gördüm.  İt oğlu it sanki insan gibi davranmıştı.

Ninemin de görenlerin de ağzı yüreğine gelmişti. Ama hadise de budur. Bu korku o köpeğe bir daha ilişmemi men etti. Saygı da duydum. Artık o hikayelerdeki  mert köpek tiplemelerindeki müşahhas  köpeğim  o oldu. Ama o gün bugündür, köpekten de korkarım.  O sırada ninem yanımıza geldi. Ağlamaklı halime bakıp kızmadı. Ama bir daha da yapma kavlinden nasihatler etti. Beni de alıp oradan uzaklaştı.

Köpeğimizin ismi neydi onu unuttum.  Unutmadığım bir hadise ise, kızgınlık sırasında bu diğer köpeklerle birlikte kancık peşinde giderken köylülerimizden biri açık arazide bunların çiftleşmesini görüyor. Öğle vakti köyün önündeki açık arazide. O da bunu namus duygusuna demek ki yedirmedi ve onları taşlarla kovmak istedi. Daha o bir iki taş atmıştı atmamıştı köpekler ve bu arada bizim bu köpek hızla ona saldırdılar. Her kesin gözü önünde yarım saat içinde adamı öldürmediler ama iyi ısırdılar. Köylüler yetiştiler adamı kurtardılar. bizde çocuklar olarak oraya gittiğimizde biri sırtlamış o kanlar içinde sadece inliyor ve ağlıyordu. Eh bu manzara, sonra bu dişlemeler, ısırmalar  köpeklere ceza olarak dönecekti. Ama kabahatin büyüğü bizim köpeğe kesildi. diğer köpekler kaçıştı, kayboldular. Bizim köpek oralarda meydan okurcasına bekledi. Onu  o zaman muhtar olan Salih abi öldürdü. O gün Salih abinin köpeğimize nasıl nişan aldığı, nasıl vurduğu, yattığı yeri,  günler sonra bile orada kalan leşini hala hatırlarım. Bu arada köylümüz 30 bilemedin 40 gün sonra iyileşti. köylümüzün adı RAMİS'ti ama köpeği bu satırları yazdığım şu dakikalarda bile hatırlamadım. O olaydan sonra hiç bir köpeğe köpeğimiz diyemedim demedim. Neyse bu da böyle.

Ninemin sulu köftesi

Bir gün  kuşluk vakti ninem tahta üzerinde elinde keser, mindere bağdaş kurmuş kıyma döverken görmüştüm. sabırla parça eti kıyma haline getirirken ortaya et kokusu yayılmış ve benim için mis kokusu gibiydi . Ne yapıyorsun diye sorduğum da akşama misafirlere sulu köfte yapacağını  söylemişti. Akşam olduğunda davetsiz misafir olarak gittim. Bana da ikram ettiği sulu köfteye pirinç katmıştı. Baharatlar salçalı su içinde kaynatılmış o sulu köftenin tadını öyle bir sevdim ki hiç unutamıyorum. Ne zaman sulu köfte yesem hem ninemi, hem eti kıyma yapmasını hem de o akşam yediğim köfteyi hatırlarım. Artık en sevdiğim yemek sulu köftedir, diyebilirim. Ama en lezizi bile o tattan uzaktır.

Hiç yorum yok: