BİR TORUN BABAANNESİNİ ANLATIRSA
LALİZER HANIM
Köyde
bulunduğumuz kısa dönem içinde babamla
ilgili gözlemim şu oldu babam yetim
çocukları çok severdi. Onlara daha bir itinalıydı. Akrabası olsun olmasın tavrı
buydu. diğer bir çok güzel özelliği bir tarafa bu her zaman dikkatimi
çekerdi. Gerçi babam da yetim büyümüştü,
tıpkı diğer amcamlarım gibi ama bu bizde sadece malum u ilam bilgiydi. Duygusal bilgi değildi.
Doğrusunu
söylemek lazımsa babamla muhabbetimiz ben yurtdışına gidip geldikten sonra
başladı. O zamana kadar konular da konuşmalar da kısıtlıydı. Ne sorularım ne
anlatımı tatmin ediciydi. Yaş ilerledikçe
sen baban yolunda gider baban da sana kuramadığı yakınlığı kurcalar.
Bu günlerde
ise bir birimizi çok az görüyoruz ve genelde sohbet telefonda oluyor. Sondajlama
sorularımla kuyudan su çekme ne kadar olabiliyorsa o kadar? Buna da şükür ama
yetmez. Daha fazlasını ısrarlı ters sorularla alırım. Böylece babamın sır küpünden çatlak oluşursa su sızdırması mümkün
oluyor. Demek istediğim duygularına girecek olursan duygusal hatıraları
dinlersin. Sen konuşmadan önce
hazırlıklı olacan ve önceki konuşmaları da unutmayarak ters sorunu soracan
gerçi kaç insan vardır ki bu taktik karşısında dökülmesin?
Bunları
neden anlattım?
Bir gün
babamı mevlid kandili için aramıştım. Yolda akşam vakti kulağımda telefon eve
doğru yürürken içimden babamı aramak ve mevlid kandilini de tebrik etmek geldi.
Numarayı çevirdim. Alo dedim. Gelen cevabi ses karşımdaki aradığım insanın
sesiyse devam ederim. Yani duraklama yaparım. Sesteki kişinin babam olduğuna emin olduktan
sonra selam kelam karşılıklı devam etti. Sonra sıra onun mevlid kandilini
tebrike geldi. Ozaman kadar kurmadığım
bir cümle ile mevlid kandilini tebrik ettim. Dedim ki;
-
Baba
peygamberimiz de senin gibi yetim büyümüştü. Şimdi hem senin ve peygamberimizin mevlidi kutlu olsun,
mübarek olsun dedim.
Sadece saol
dedi. Sessizlik oluştu. Bir şeylerin yolunda gitmediği içime doğdu. Sessizliği
de yine ben bozdum. Dedim ki;
-
Baba
düşünüyorum da biz baba diyecek birini bulduk. Bu yaşımda bile baba
diyebiliyorum. Ama sen kimseye baba diye
seslenemedin. Üç aylıkken babanı kaybetmişsin
büyüdüğünde paçasına yapışamadın her yaşta sen babasız büyüdün. Onun içindir hepiniz annenizi yani ninemi çok
severdiniz. O sadece anne değilmiş.
Ben bu
sözleri bir duygulu ama rahat kurguyla söylerken karşımda derin bir yarayı kanırttığımı
hiç düşünmemişim. Çam devirmiştim. Doğru..
Ama bir devrinde sır defterine göz atma şansı oluşmuştu.
Babam,
hüzünlü bir ses tonuyla
-
Ahhh
sen onu birde bana sor.
Bu arada ben
de duygulanmıştım. Babam ise kim bilir hangi tarifsiz duygular içinde ömrünün
70 yıllık serüvenine dalmıştı. Düğmesine bu mübarek günde bastığım hayali
sinemasında babasının köyün karşısında
her daim gördüğü mezar taşına odaklandığı kesindi. Gelirken giderken mezara
sadece el fatiha mı dediler? Daha fazlası yüzünü göremediği babasını nasıl
hayal etti? Babasız geçen günlere mi duyamadığı ses mi neye ağladı? Ya rüyaları
evet rüyaları da babasız mı görüldü? Annesi ve abileri olan insan, babam ve kendinden
yaşça büyükleri ortak cümlelerle ifade edilebilecek duygular.
Dedem Bedihi
bey savaş gazisi ve köyümüzde meftundur.
I. Dünya Savaşı derken Kurtuluş Savaşı
yıllarında süvari fırka komutanıdır. O dönem askerlik anlayışında en imrenilen askerlik
süvari fırkalarında askerlik yapmakmış. İsmet İnönü'ün hatıralarını okuyanlar burada
sitayişli sözleri çok sık duyarlar. At üzerinde savaşma mevziye girme gereği
duymadan mertçe ileri atılma süvarilerin yaptığı işlerdir. ok kılıç kalkan
devrinde de top tüfek devrinde de bu askerler 3000 yıllık geleneği
sürdürmüşlerdir. Milliyetine bakılmaksızın her kes süvari askerlerine saygı
duyar.
Süvarileri
olmayan günümüz orduları açığı helikopter gibi hava araçlarıyla karşılarlar.
Süvari askerleri hileli savaşmadıklarından dolayı kişilikleri de mertçe
olurmuş. Bu söylediğim ordu bünyesinde
süvari birlikleri için geçerli değerlendirmelerdir. Çeteler için değil, tabi.
İşte dedem
böyle bir birliğin komutanı olarak savaşlarda bulunmuş. savaş bittiğinde ise
bugünkü köyümüze gelip yerleşir, emekli
maaşını da o günlerde kurulmuş fakat zayıf haldeki kızılay cemiyetine
bağışlar. Dedem köy yaşamında iken deprem olur ilk hanımını kaybeder. İki yetim
çocukla kalır. tekrar evlenir. Yeni hanımı lalizer ninem olur.
Ninem köye
gelin geldiğinde kaynanası kayın atası elbette yoktu. Onlar çoktan rahmete
uğurlanmışlardı. O bey kadını olarak millete ana olmak için gelmişti. Yaşı
küçüktü ama sorumluluğu büyüktü. dedemin Lalizer ninemden bir kız olmak üzere 6 erkek çocuğu daha olur.
Köy
yaşamında dedem emekli olmuş ama bir türlü sivil hayata da alışamamış. Diğer
taraftan Atatürk inkılapları peşi peşine
olmakta devrin muktedirlerinin gözü eski askerlerin üzerindedir. Devrimlere karşı isyanlar çıkmakta o süre
içinde bu baskı çift taraflı devam eder. O ise dış düşmanla savaşmış içte her
kes kardeşidir. derken birgün gelir o da ölümlüdür ve ölür. Arkasında önceki
hanımdan iki, ikinci hanımından yedi çocuk yetim bırakır ve dul eşi daha
35 bilemedin 40 yaşlarındadır.
Çocukları
için Lalizer hanım artık hem anne hem de babadır.
Konak
odasına gelen her misafir bey konağı olarak gelirdi. ninem de onların ev
sahibiydi. çocuklarının coşkusu yıllar yılı geçse de bey çocukları ve annesinin
oğulları kalpten yükselen bir mutluluk misafire bey oğulları olarak hürmette
kusur etmeme şiarı sürdürülmüştür. Gerçi
bey konağı vardı, bey hanımı yaşıyordu, oğulları de karakterde beydiler ama bey
yoktu. Tarifsiz tarif içinde bey yoksa toprağın dehrine bırakılan naaşı
sürdürülen geleneksel hüzne de işarettir,
aslında. Her daim rahmet içinde hatırlanan kutsal yas. Yetimlerin yaşı ilerledikçe
hayal defterlerine bir sayfa daha açarak "aziz babam bugün de sensiz ama
sen varmış gibi .. " kesik, hayali cümlelerle yazılan satırlar; sayfaları,
defterleri çoktan doldurmuştur. Çoğunu kurgulayanın da unuttuğu bu satırlar
yetimlerin zihnindeki kilitli mahfazalarda ebediyete uğurlanır. Baba yetimi emanete sadık bu sayfaların açılacağı yer
Allah'a malum kul için ise, baba huzurunda
olacaktır.
Yaşayanlar
için ise "dedem sen bu günleri görseydin" ya da "deden bu
günleri görseydi "ya da "iyi ki bu günleri görmemiş" .. Gerçekte öyle mi? Ölen cisimdir. Devam eden
ruhtur. Ruh sadece dünya bedenin tekrar giyemiyor. Kuruntularımız bir yana halbuki o hep gördü,
O hep duydu. Bizim için onları rüyalarımızda görmemiz nasıl doğruysa uyanıkken
onları yeni hallerinde görememiz de öyle doğrudur.
Babam bu
duyguları mı daha fazlasını mı neler yaşadı o an bilemem. ama ben farkında
olmayarak ona bir ok daha saplamışım. annen demişim. o da artık aramızda yaşamadığına göre ona
demişim ki bir de annen vardı. yani ninem.
Evet bir de
ninem vardı.
Adeta babama
demişim ki, senin annen de yok. Sadece peygamberin babasızlığı değil
annesizliği de kaderin olmuş. O muhtemeldir ki hayali sinemasında annesiyle
geçen günlerini de izledi. Duyguları, kalbe akıtılan serinlikler soğukluklar. Hasret
ve ahlarla yürekten yükselen fırtınalar. Ninemi anlatmak biraz da babaın
amcamların hüznüne tanık olmak demektir.
Dedem rahmetli olduğundan çocuklarına
hem anne hem baba olmuştu ya.
70 inde bir
yetim ve öksüze hatırlattığım ninem benim için çok özeldi. Ben ninemin en küçük oğlunun büyük oğluydum.
Benden yaşça büyük torunlara tek eşitlendiğim ninemin torunu olmadır. Bu imtiyazımı hiç kaybettiğimi
düşünmedim. Ne şımarıklık ne hakaret ne
incitme..
İlk karşılaşmamız
nasıl olmuştur, acaba? Ben hatırlamıyorum o da öldü. İkimizin de şahitliği
anlam ifade etmez ki. Şahitlere gelince onlara hiç sormadım. Hani annem babam
amcalarım dayılarım amca oğul ve kızlarından o dönem aklı başında olanlara hiç
sormadım. Sormayı da düşünmüyorum.
Ayaklandığım
yaşlarda onu ben gördüğüme göre o da beni görmüştür. Hatıralarımızın başlangıcı
benim çocukluğum onun ise, dinç sayılır, olgunluğu dönemine denk düşüyor. İlkokul a ve camiye yalnız gitsem de onun
oturduğu oda yazları minder koyarak üzerine oturduğu seki, evler, sokaklar ise, bizim ortak mekanlarımızdı.
Ortaokul ,
lise ve üniversite ise gurbet yıllarım sayılır. İzne geldiğimde önce onu
ziyarete gider ellerini öper ve sonra evime giderdim. Evde bir süre kaldıktan
sonra akşamları yine yanına giderdim. İznim bitene kadar bunu bir kaç kez tekrarlardım. Ama nineme Allaha ısmarladık demeye
gitmezdim. O ninemden kopma demek
olurdu. Ninem her ziyaretimde ellerini öptüğüm zaman o da gözlerimi öperdi. Yanına
diz üstü otururdum. O bir kaç hal sorusu sorduktan sonra ya kendisi kalkar ya da çağırdığı bir torununu sandığına
gönderir kuruyemişlerden getirtir bana buyur ye derdi. Yemesem darılırdı. Harçlık vermeye çalışırdı almasam kırılırdı. Bunu sen benim için özelsin demek
için mi yapardı? Anlamak çok zor. Doğrusunu
söylemek lazımsa hoşuma giden bu tavrı kurcalamadım. Hatırladığım kadarıyla o
her misafirine yaşına bakmadan hürmet göstermeyi şiar edinmişti. Zaten herkesin annesi ninesi olmak başka türlü
nasıl olabilirdi ki?
Taziyelerde
ağlar mıydı? Bilemem. Bildiğim büyükler hep onun yanında otururdu. O erkek
meclisinde de kadınlar arasında da her daim en saygın kişi idi. Oğulları yanında çocuklarını ismen
çağırmazlardı çocuk sevmezlerdi. Ona saygı örfe saygıydı.
Bizim ev Bursa'ya
taşınmıştı. Ziyaretlerim babamlarsız iki yıl boyunca fırsatını bulduğumda köye
gidip onu görme onunla daha fazla kalma şeklinde devam etti. O beni babam, annem kardeşlerim adına kabul
ederdi ben de onlardan biri de ben sana geldim duygudaşlığı o ortamda sürerdi. Gerçi
onun yanında otururken aile hasretini de giderdiğimi söylemeliyim. Daha çok kalışlarım yine de ayrılma vaktine
çatardı. Tekrar gelmemi -aslında hiç gitmesem daha iyi karşılardı ya
neyse- tembihledikten sonra nemli gözlerle uğurlardı. İçimde tarifsiz boşluk kalır konuşma,
neşelenme mümkün olmazdı bu ayrılıklarda. Tek teselli her zaman emin ellerde
olduğunu bilmedir.
Gidiciliği
kalıcılığı kadar bu uğurlamaları karşılamaları son senenin sonbaharında bitti. Ben
artık gidemedim. O da beni göremedi. Hayalimde en kötüsünden bir önceki hali
kalmış. O da iyi sayılırsa.. En son gördüğümde gözleriyle güler gözleriyle
ağlardı. Çocuksu saflığa kavuşmuştu. Eğilmiş iskelet, ağarmış saçlar, ellerinde
mor damarları deri gizleyemiyordu.
Konuştuğum
kişilere her sorduğumda halinin daha da kötüye gittiğini söylerlerdi. Her zaman
kaldığı mekanı da bu arada değişmişti. Uğurladıkları arasında ikinci gelini
vardı. Her geliniyle arkadaş gibiydi. Ama
bazıları sanki sırdaştı. Hüsnücemal yengem böyleydi mesela. Onları hiç kavgalı
görmedim. İlerleyen yaşında iki arkadaşın
biri ne yazık ki hastalandı. Ona bakamaz oldu.
Ninemin
bundan sonra cemil amcamlarda kaldığını biliyorum. Biliyordum ve ziyaret etmem de lazımdı. İstanbul'da çalıştığım dönemde Erzurum'a ninem
için gitme isteğim arttıkça engeller çıkıyordu. En son askerlik tecili
nedeniyle gidecektim, bu kesindi ninemi de ziyaret edecektim. Gittiğimde
bambaşka problemler çıktı. Gün içinde İstanbul'a dönmek zorunda kaldım. Ninem
bunu duymuş yanına gidemediğim için ise çok üzülmüş bense sanki ninem ölümsüz
olacakmış gibi askerlikten sonra mutlaka
giderim diyerek kendimi avutmuştum. Ama ben askerde iken ninem vefat etmişti . Telefonda
amcamı aramıştım. O yokmuş başka biri bana söyledi. Herkes dört bir taraftan köye yol almış o da
onlar gibi son deme yetişme telaşındaymış. Telefonda sadece rahmet diledim. Telefonu
kapattıktan sonra buruk bir sevinçlik bile duydum.
Telefonda o
gün ölüm haberini aldığım ninem değil de benim köy hatıralarım, sevinçlerim
mutluluklarım oldu, adeta. Zihnimde köye gitmek için bir nedenin kalmadığı
adeta yerleşti. Bu mantıksız neden bir
süre de devam etti.
Asırlık
çınarın son saatleri gurbette olan olmayan herkesi toparlayacak merasimin ilk anlarıydı. Yalnız
uğurlamasız yolculuk değildi onunki. Hem
emanete de ihanet etmemişti. Şahitleri yer gök ve tanıdığı bütün insanlardı. İmamın
alışıldık sorularına cemaat içten şahitlik, helallik verecekti. Ve şahitlikleri de hiç kesilmeyecekti. Bundan sevinç duymak lazımdı.
Sevinç
duydum çünkü gezemeyecek kadar zayıflamıştı.
Yaşlanmış, konuşması işaretlerle daha kolay anlaşılır hale gelmiş
ve ninem için yaşamak çile haline
gelmişti. Ama ömür dediğimiz dünya hayatı ölümle son bulabilirdi ve o da
ninemin isteğiyle değil Allahın isteğiyle olacaktı. Ninem de bizlerde bunu
biliyorduk. Yaşaması bizi teselli etse
de kendisi ahirete yolculuğa daha yakın duruyordu.
Ninem vefat
ettiğinde ilkbahardı. Denildiğine göre hafif hafif yağan kar ve görülmemiş bir
cenaze cemaati ninemi toprağın kara
bağrına uğurlamışlar. Yer ağlamış, gök
ağlamış cemaat ağlamış torunları çocukları herkes ağlamış. Peki kim neye
ağlamıştı? Annem derdi ki her kes cenazede kendi derdine ağlarmış.
Oğulları
kaybettikleri annelerine mi? Baba yadigarına mı? Neye ağladılar? Torunları dedem yadigarı Osmanlı
hanımefendisi ninelerine mi? Cemaat de ağladı. Gökler de ağladı. Yer rahmeti
bağrına çekip yumuşarken gelen misafirine ilk bahar toprağını sundu. Gök
pamuktan daha yumuşak sulardan daha
serin karlarını yağdırdı. Allah bu kuluna mahlukatı göz yaşına boğdurarak neyi
hatırlattı?
Ebedi hayat,
şerefli hayat mı ağlatır?
Ninem de
gideceği diyara topraktan bir kapıdan geçerek gitti. biz ona mezar diyoruz. İki
tarafında iki kazık ya da taş levhalarla onu orada bilerek her seferinde karşısında
hatıralarımızı tazeleriz. Ama solan çiçek, ne kuruyan ot, ne ölen insan bir
daha dünya hayatına dönmeyecek ve hatırası da dünyalık vücut kalmış mezar
kardrobunda ..
Peki nedir
mezarlarımız? Niçin varlar? Evet bu soruların havada kalmaması lazım. Mezarlarımız
var çünkü içinde bizden canlar var. Mezarlar var çünkü onlar oradan ukbaya
uğurlandılar. Bizim onlara seslenişimiz onların bize ses verişi o tılsımlı
kapıyla mümkündür. Onlara armağanımız olan dualarımızı gönderdiğimizi söylerken
onlara takdimi de Allah o kapıda haber verdirir.
Onlar
müsadeyle berzah libası giyip aramıza geldiklerinde üzerinde isimli isimsiz kapılarından yani
mezarlarından çıkarlar gelirler ve giderler.
Biz onları orada görmek istediğimizde onların gelip de bizi kabul
ettikleri nizamiye kapıları da oralardır.
Yaşı
ilerleyen her bir evladı toprağa babalarına bak bir evladın daha geldi
duygularıyla mı uğurlanır ? Bu duygular
ne acip duygularmış, meğer? Dedemin çok torunları oldu. Hatırladıklarım yaşça
büyük küçük her vefat kabristanda ona bir misafir gönderme gibi olmuştur. Onları
orada teselli dedeme dedemi de
neşelendirme torunlarına kalmıştır, artık.
Rüyalarımızda
biz onları gördüğümüzde bilin ki ruhlarımız bir arada ve perdesiz konuşuyorlar.
Onlar bizi, biz onları Allah izin
verdiği için duyuyoruz. Rüyalarımızda biz de ölüyüz. Çünkü uykudayız.
uyandığımızda bizim için günlük mahşer yani dünya hayatı başlarken onlar için
berzah Mahşerde son bulacağı güne kadar nazarımızda ölülükleri onlar için ise bizim ölümlülüğümüz devam eder.
Hadislere
göre bir kişi defnedildiğinde ameline göre onu kabrinde ölüler ziyaret edermiş.
Aynen bizim gidiş gelişlerimiz gibi.
Ninemin
vefatından sonra onu rüyalarda bir keresinde
bana kızarken gördüm. Bazen bana eskisi gibi davranırken gördüm. Ona hiç kırılmadım darılmadım. Hep şefkatine
muhtaç gördüm kendimi. Zaten yanındayken
de rüyalarda da kendimi hep 15 inde başımı okşayacağı yaşlarda görürdüm ki
halen daha öyledir. Çoğunlukla 40 bilemedin 45 yaşlarında gördüm.
Son gördüğüm
bir rüyada ise farklı duygular içinde kaldığım muhteşem ninemi gördüm.
Ninemden
fikir almak için gitmişim ninem
hem bana fikir vermiş hem de bana
bir görev vermiş. Ben de bunları
yapmanın hazzıyla ninemin yanına gitmişim tekrar. Salon gibi bir yere
giriyorum. Ninem ayakta sırtında bir atkı var başında az gösterişli örtüsü
arkasında gelinlerinden torunlarından bir grup tanıdığım kadın kız onlar da onun
gibi ayakta pür sessizler. Ninemin karşısında tanıdığım erkekler var. Ninemden kendi
işleriyle ilgili bir şeyler sormaya gelmişler. Ninem anlatıyor onlar da
dinliyorlar. Cümleler yalın ama
anlattığı konu gayet net anlaşılıyor. Maksat hasıl olduktan sonra o kişiler
çekiliyorlar. Ninem de kendisine hazırlanmış minderine gelip oturuyor. Ben de
yanına yaklaşıyorum elini öpüyorum. O
işlerimi soruyor. Ben onları kolaylıkla hal ettiğimi, bu arada ona ağlayarak ve
de ellerinden de defalarca öperek şunu söylüyorum. Nineceğim diyorum biliyor musun
sen ve ben ne yapmışsak -o sürede bana görev verdiği neyse hatırlamamakla beraber
konu böyle- peygamberimizin çok
hoşuna gitmiş ve bizi çok sevmiş.
Diyorum ağlıyorum. Sarılıyorum. Bu arada bir şey fark ediyorum ninem bizim bir yaşındaki bebek
görüntüsüne kavuşmuş. Ninemi bu halde bırakıyorum ve uyanırken de ağlamaklığım
sanırım devam ediyordu.
Allah bilir
ninem affa uğramış. Çocuk gibi tertemiz olmuş.
Ben hiç
dedemi göremedim mi yoksa babamın
babasını hiç görememesi mi, hangisi ağırdır? Yetimler hiç büyümez derler
, doğrudur. Onlar Azrail tarafından 70 inde 80 ninde fark etmez ruhu kabzedilirken bile yetimdirler.
B rüyayı
20113 ramazanında gördüm. Sabaha kalkar kalkmaz babamı aradım. Rüyayı anlattım.
Göz yaşları içinde ancak şunu diye bildim; "Baba biliyorsun sen de ben de
ninemi çok severdik." Daha da sürdüremedim.
Tekrar
sondajlamaya gelince farkında olamadığımız duygu birliğini yakalamışız.
BUNLARI
DA GEÇEMEDİM
Her anı her
günü bir hatıra olarak kalan çocukluk hatıralarımda ninem de bir kahraman
olarak yer almışsa ne o hatıraları ne de ninemi unuturum.
Bir vakitler
iri yarı bir köpek bizim ve amcamların yaz kış bekçiliğini yapar, her kese de
ürperti verirdi. Biz çocuklar için ise köpek mülayim bir dosttu. Ama istismar
da ederdik. Bir gün gölgede dinlenmekte olan köpeği taş atarak rahatsız
ediyorum. 7 yaşlarında olmalıyım. yanımda amca çocukları ve ben köpeği rahatsız ediyoruz. Bir, iki, üç
taş atmalarım devam ediyor. Yaz sıcağı, öğle vakti. Ama köpek beni sadece hırlamalarla uzaklaştırmaya
çalışıyor. Beni gören ninem sonucu tahmin etmiş olacak ki bize doğru bir
taraftan sesleniyor ve hızla geliyor. Bu arada ben bir taş daha attım. Atmamla
birlikte köpek öyle bir hışımla ayağa kalktı ve daha ne olduğunu anlamadan
omuzumu ağzına aldı ki aklım durdu. Ben bağrışmalar arasında galiba omuzum ve
kim bilir daha ne olacak derken köpeğin bırakın bunları yapmasını omuzumu
dahi acıtmadan bıraktığını ve hırlayarak tekrar gölgesine çekildiğini gördüm. İt oğlu it sanki insan gibi davranmıştı.
Ninemin de
görenlerin de ağzı yüreğine gelmişti. Ama hadise de budur. Bu korku o köpeğe
bir daha ilişmemi men etti. Saygı da duydum. Artık o hikayelerdeki mert köpek tiplemelerindeki müşahhas köpeğim o oldu. Ama o gün bugündür, köpekten de
korkarım. O sırada ninem yanımıza geldi.
Ağlamaklı halime bakıp kızmadı. Ama bir daha da yapma kavlinden nasihatler
etti. Beni de alıp oradan uzaklaştı.
Köpeğimizin
ismi neydi onu unuttum. Unutmadığım bir
hadise ise, kızgınlık sırasında bu diğer köpeklerle birlikte kancık peşinde
giderken köylülerimizden biri açık arazide bunların çiftleşmesini görüyor. Öğle
vakti köyün önündeki açık arazide. O da bunu namus duygusuna demek ki yedirmedi
ve onları taşlarla kovmak istedi. Daha o bir iki taş atmıştı atmamıştı köpekler
ve bu arada bizim bu köpek hızla ona saldırdılar. Her kesin gözü önünde yarım
saat içinde adamı öldürmediler ama iyi ısırdılar. Köylüler yetiştiler adamı
kurtardılar. bizde çocuklar olarak oraya gittiğimizde biri sırtlamış o kanlar
içinde sadece inliyor ve ağlıyordu. Eh bu manzara, sonra bu dişlemeler,
ısırmalar köpeklere ceza olarak
dönecekti. Ama kabahatin büyüğü bizim köpeğe kesildi. diğer köpekler kaçıştı,
kayboldular. Bizim köpek oralarda meydan okurcasına bekledi. Onu o zaman muhtar olan Salih abi öldürdü. O gün
Salih abinin köpeğimize nasıl nişan aldığı, nasıl vurduğu, yattığı yeri, günler sonra bile orada kalan leşini hala
hatırlarım. Bu arada köylümüz 30 bilemedin 40 gün sonra iyileşti. köylümüzün
adı RAMİS'ti ama köpeği bu satırları yazdığım şu dakikalarda bile hatırlamadım.
O olaydan sonra hiç bir köpeğe köpeğimiz diyemedim demedim. Neyse bu da böyle.
Ninemin sulu
köftesi
Bir gün kuşluk vakti ninem tahta üzerinde elinde
keser, mindere bağdaş kurmuş kıyma döverken görmüştüm. sabırla parça eti kıyma
haline getirirken ortaya et kokusu yayılmış ve benim için mis kokusu gibiydi .
Ne yapıyorsun diye sorduğum da akşama misafirlere sulu köfte yapacağını söylemişti. Akşam olduğunda davetsiz misafir
olarak gittim. Bana da ikram ettiği sulu köfteye pirinç katmıştı. Baharatlar
salçalı su içinde kaynatılmış o sulu köftenin tadını öyle bir sevdim ki hiç
unutamıyorum. Ne zaman sulu köfte yesem hem ninemi, hem eti kıyma yapmasını hem
de o akşam yediğim köfteyi hatırlarım. Artık en sevdiğim yemek sulu köftedir,
diyebilirim. Ama en lezizi bile o tattan uzaktır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder